• Nombre de visites :
  • 2233
  • 15/4/2009
  • Date :

Ehl-i Beyt (a.s.)"ın İmameti

imamet 

   Biz bundan önceki makalelerde son ilahi risaletin vahy desteğiyle devam ettiğini belirtmiştik. Acaba Ehl-i Beyt(as), Resulullah(saa)’e duyulan saygı ve sevgiden dolayı mı seçilmiştir yoksa imamet sadece bizzat Rabb-ı Rahim tarafından mı bu aileye verilmiştir. Yahud daha açık ifade etmek gerekirse -toplumuzda kendisini seyyid olarak tanıtanların belki de bırakmış oldukları kötü imajın da etkisiyle olacak- on iki ayrıcalıklı bir sınıf ve grup mudur?    

  Modern zamanların Müslümanlarının düşün dünyasında daima şii Müslümanların imamet inancı kuşkuyla karşılanmıştır. Bu kuşkunun bir çok nedeni sıralanabilirse de bizim konumuzu teşkil eden noktayla ilgisi bulunan niçin sadece Ehl-i Beyt(as) olduğudur. Daha açık bir ifadeyle bu saltanat değil midir tarzındaki kuşkular giderilmediği müddetçe bu kuşku devam edecektir.

  Bir olayın doğru değerlendirilmesinde nesnel ve objektif düşünmeye çokça vurgu yapılır. Bu vurgu doğru olsa da doğruya ulaşma sürecinde aslında gerilerde kalmaktadır. Zira kişinin yetişme tarzı, olaylara bakışı, hangi kültürle yetiştiği, hakikate olan susamışlık, hak perestlik bundan daha çok önceliklidir.

Modern insan kainatın merkezine insanı koyduğundan, din hakkında da insanın söz hakkı olmasını ve dini insanın yorumlayıp, şekillendirmesini tasavvur etmektedir.

 Bu düşünce onlara daha tatlı gelmektedir. Bu konuda başkasının boyunduruğuna girmekten ve onun sözlerini kendisini bağlamasından pek de hoşlanmamaktadır.

  Vakıa risalet ve nübüvvet veya ilahi bir mansıbla ortaya çıkan zevat daima kuşkuyla karşılanmışlardır. Ancak ortaya çıkan ve belirgin durum o insanların bu zevatı reddedişinin altyapısında böyle bir olayın uzak görülmesidir.         

  Bu kısa girişten sonra soruya cevap bulmaya çalışalım. Bu şahsın ehl-i beyt olması pek de önemli değildir. Önemli olan Allah-u Teala’nın insanlara arasında bir kısım şahısları temizlemesi, ricsi onlardan gidermesi ve güzellikleri onlarda toplaması ve onları bir süreç içerisinde saf kılmasıdır. Zira; Allah-u Teala dini kendisi vaz etmiş ve teşrii yetkisini kendisine hass kılmıştır. Teşrii yetkisini açıklamayı daima seçtiği insanlara vermiştir. Bu veriş ve teşrii kesinlikle seçtiği insanların teşrii yapma anlamına gelmezken modern insan büyük bir ene ve kibirle zaman ve mekanla sınırlı mahdut aklıyla kendisinin dinden anladığını din olarak sunmaya çalışmakta ve bunun kabulünü istemekte ve kimsenin açıklamalarının –seçilmiş dahi olsa-kendisini bağlamamasını istemektedir. Konu bu noktaya geldiğinde meselenin yönü yavaş yavaş belirmeye başlamaktadır. Mesele Ehl-i Beyt(as)’ın imameti değil; bir kısım insanların sözlerinin kendisinin sözlerinin önüne geçme çabasından başka bir şey değildir. Zira bir kısım insanların-Şiaların- böyle bir iddiası olduğunda bunu araştırması, bu iddianın sahiplerinin delillerini incelemesi ve bu pak zevatın sözlerine bir bakması gerekirdi. Gerçekten Ehl-i Beyt’in dini düşüncesini ve irfanını aktaran, düşüncelerini rivayet eden Şia Müslümanlarının kitaplarına ne derece bakıldı.

Ehl-i Beyt(as)’ın sözlerinin vakıayı ve hakkı kuşatıcılığı gerçekten çürüklüğü ispat edildi mi de bunun yerine insanın havsalasının ve mahdut düşüncesinin ürünü olan bir dini anlayışı ve algılayışı koyalım.

 Dahası modern düşüncenin bariz özelliği olan batı karşısında yenilginin(!) getirdiği eziklikle kompleks bir dini anlayış, ne derece ve hangi açılardan Ehl-i Beyt(as)’ın din anlayışından üstündür. Olayın günümüze düşen iz düşümü budur.

hz.ali

  Nass ve dini metinlerdeki delil ve kanıtlar çerçevesinde ele alındığında gadir hadisi gibi gerçekliğinde hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir hadis özelde İmam Ali(as)’ın imametini genelde Ehl-i Beyt(as)’ın imametini ispatlayan bir hadis bu konuda kafi gelmekte, hatta artmaktadır dahi. Bu hadisin sağlam bir  tartışılmasının ve tahlilinin yapılabilmesi dini metodolojiyi bilmekle ancak mümkündür. Eksene dinde Allah’ın ayrıcalık tanıyacağı hiçbir kimse olamaz düşüncesini koyup da reddetmek için varını yoğunu ortaya koyan elbette ki hadisten istenilen sonucu ve verimi alamaz. (Allame Emini’nin el-Gadir adlı eserinin tetkiki bu hadisin hem mazmunu ve hem de sağlamlığı hakkında doyurucu ve kuşkuları giderici açıklamalar bulunmaktadır.

  Getirilecek eleştiri ve reddiye Kur’an-ı Kerim’de isim geçmemektedir tarzında olursa, Ahzab süresinin 33. ayeti, bu konuda açık delildir. Bırakalım, Ehl-i Beyt gibi düşüncede ve zihinde böyle bir zevatın kabulunu ve Şianın sarıldığı hadisleri bizzat Arap Dil yapısı  ve zevki Ehl-i Beytin ne Resulullah(saa)’ın hanımları olmasını ne de Resulullah(saa)’e çağlar boyunca tabi olan müminler olmasını mümkün kılmamaktadır. Ehl-i Sünnetin geleneksel

Müslümanları Resulullah(saa)’ın hanımlarını katarken Sahabe açıklamalarından ve siyak-sibakdan sonuca gitmeye çalışırken, çağdaş Müslümanlar ise Kur’an’ın genelliği (!) ile bütün Müslümanlar olduğu sonucuna ulaşmaya çalışmışlardır.

 Biz bu ayetin analizine girmeksizin iki tarafın da itirazlarını reddedici iki eser vereceğiz. İlki Şeyh Hasan İbn Abdullah’ın Osman el-Hamise  reddiye olarak yazdığı ‘er-Redd ela  Osmanü’l-Hamis’ kitabıdır. Bu kitapda Osman Hamis’in Tathir ayetinin Ehl-i Beyt olmadığını ispat etmek için bütün itirazları ele alır ve teker teker reddeder. Hem de bu itirazlar arasında yukarıda sayılan iki itiraz da bulunmaktadır. İtirazlar redd edilirken ilkinde rivayet tahlilleri yer alırken ikincisinde bizzat Arapça dil yapısı incelenerek redd edilmiştir. İkinci olarak Allame Muhakkık Cafer Sübhani’nin ‘el-Mefahim’ adlı mevzui tefsirinin onuncu cildidir. Allame tefsirinde yüz seksin sayfa ayırmıştır. Özellikle siyak problemini beliğ ifadelerle ve kendi uslubuyla çözmüştür. İkinci nokta ehil kelimesini mucem kitaplarından da faydalanarak genel şahıslar olamayacağını ispatlamıştır. Şayet ben sınır tanımam, benim için önemli olan bu sonuca ulaşmaktır ve bu şekilde ayetlere istediğim gibi bakarım denilecek olursa yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü tartışma için bazı sınırların ve kuralların olması kaçınılmazdır.

  Yok şayet hala niçin bu şahıslardır deniliyorsa problemin boyutu değişmektedir. Allah-u Teala ilahi makamı ve mansıbı elbette kime vereceğini biz kullarından daha iyi bilmektedir.

  Değinilmesi gereken diğer bir nokta da şudur.

İlahi makamın olmaması durumunda en çok maslahatı düşünen, en çok akıl yoran, dili en güzel kullanan ve kendince e iyi tahliller yapan elbette baş olacaktır.

 Bu kapı açılacak olursa dinin aradığı ve amellerin kabul olmasının şartı ve irfan kapılarının en başat unsuru olan ihlas eriyecek hatta yok olacaktır.

  Yıllar yılı, Ehl-i Beyt’in irfanından gah bilinçli gah bilinçsiz bir şekilde uzaklaştırıldık. Bir defa olup, bu ilim ve irfan menbalarıyla insanlarımız tanışmış olsaydı neleri kaybettiklerini o zaman anlayacaklardı.

 Cevher Caduk  


İmamet : İlahi Lütuf (2)

İmamet : İlahi Lütuf (1)

Nübüvvet-i Amme ve İmamet

Ululemr Kimler?

İmamı (a.s) Tanımanın Felsefesi

Mevla Kelimesinin Anlamı

 

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)