• Nombre de visites :
  • 2042
  • 1/11/2008
  • Date :

Marufu Emretme

güvercin

       Marufu emretme ve münkerden sakındırmanın gayesi, toplumda iyiliklerin gelişmesini, kötülüklerinse kökünün kazınmasını sağlamak olduğundan, yüce İslâm dini bu uygulamayı farz kılmış, bunun nasıllığı ve niceliği ile ilgili teferruatlarıysa inanan insanın aklına ve mantığına bırakarak, bunun daha iyi ve daha sağlıklı sonuçlar alacak şekilde belirleneceğini hatırlatmıştır. Bu nedenledir ki bu ilâhî farizayı yerine getirebilmek için akıl ve mantık faktörü de hesaba katılmalı ve şu sorulara en sağlıklı ve en isabetli cevaplar bulunmalıdır:

1- Hangi maruf, hangi münker söz konusu edilmelidir?

2- Ne pahasına ve ne kadar emek ve zahmet karşılığında?

3- Kime karşı?

4- Ne zaman? Nerede? Nasıl?

5- Hangi vesileyle?

6- Hangi günahlara karşı?

7- Hangi devlet düzeninde?

     Evet, bunun gibi daha nice konunun dikkate alınması gerekir.

     İran'da şahlık düzeni yıkılıp da yerine, rahmetli İmam'ın (k.s) liderliğinde bir İslâm devleti kurulduktan sonra Radyo-Televizyon kurumu gayet latif ve insan ruhunu okşayıcı bir melodi yayınlandı. Bazıları İmam'a, "Bu müzik helal mi, değil mi?" diye sorduğunda, büyük bir İslâm bilgini ve eşsiz bir fakih olan rahmetli İmam, "Eğer bir İslâm devleti olan İran İslâm Cumhuriyeti'nin radyo ve televizyonundan yayınlanıyorsa hiçbir mahzuru yoktur; ama aksi olursa, haramdır." cevabını verdi. [1]

     Bu cevabın ortaya koyduğu yalın gerçek şudur: Nötr bir müzik insanların bozuk ve din karşıtı bir rejime sempati duymasına yardımcı oluyorsa haramdır; hizbullah ümmetine neşe ve coşku vermesi hâlindeyse, helâldir! İslâm nizamı için bilgi toplamak da tıpkı böyledir; küfür düzeni için yapılan casusluk haram iken, İslâm nizamı için yapılması hâlinde helaldir. Avda da benzeri fıkıh vardır; et ihtiyacını gidermek için avlanmak helal iken, sırf eğlence olsun diye avlanmak haramdır.

     Ehlibeyt İmamları, içeriye bazen bir yabancı girdiğinde, takiyyede bulunuyor ve şeriatın hükmünü daha farklı bir dille beyan ediyorlardı.

     Kimi zaman teknoloji ve ilmî bir buluş, içtihatları etkileyebilmektedir. Meselâ, "Toprak, onu bayındır hâle getirenindir." veya "Bir şeyi derleyip toparlayan ona malik olur." hadisleri gereğince fakihler, öteden beri ahaliyi çiftçiliğe ve balıkçılığa teşvik ederken traktör icat olunca hüküm değişivermektedir. Çünkü parası olan biri, birkaç traktör ve özel sulama yöntemleriyle hektarlarca araziyi bayındır hale getirip sahiplenebilir. Bu durumda fakih elbetteki söz konusu hadisten hareket edemeyecek ve hektarlarca arazinin bir kişinin eline geçmesine fetva veremeyecektir. Veya okyanuslardaki bütün balıkları bir araya toplayabilecek bir buluş gerçekleşecek olursa, fakih elbetteki yine ilk hükmü uygulamayacak ve "Bu hüküm böyle bir vaziyete de şamil olur mu?" diye düşünecektir haklı olarak…

    Kısacası, İslâm dininin genel kanunları, mutlak ve değişmezdir; ancak bu kanunların mısdak ve ıtlakında müçtehide düşünme hakkı verilir ki, bu hükümleri yeni şartlara göre ayarlayabilsin... Başka bir deyişle, İslâm hükümleri üç açıdan değerlendirilmelidir:

     1- Gerçek açısından: Yani Allah'ın emrettiği her şeyin hak ve doğru olduğunu ve zerrece değiştirilmeksizin uygulanması gerektiğini kabul etmek.

    2- Fıkıh açısından, "Hakikati bilmiyorum; ama Kur'ân ve hadisi dikkate alarak şu sonuca varıyorum." demektir.

    3- Devlet ve yönetim açısından: Yani, toplumun idaresi için bir devlet düzeni şart ve elzemdir ve devlet mekanizması masum imamın veya nefsine düşkün olmayan âdil bir müçtehidin uhdesine bırakılmalıdır. Böylece âdil müçtehit, İslâm dininin kendisine tanımış olduğu yetkiler çerçevesinde içtihatta bulunur ve gerekli kanunları belirler. Meselâ filan şartlardan dolayı haccı bir yıl yasaklar veya savaş emri verir ya da barış olsun veya olmasın der… vb.

     Zaman, mekân, siyasî, sosyal, askerî, ekonomik vb. şartlar, ikinci ve üçüncü açılardan etkili birer faktörken; birinci açıdan hiçbir etkide bulunmaz. Bu nedenledir ki belli şartlarda münker olan bir şeyin, şartlar değiştiğinde marufa dönüşmesi veya bunun tam tersinin olması pekala mümkündür. Binaenaleyh zamanı, mekanı ve şartları doğru teşhis edemeyen birinin, marufu emretme ve münkerden sakındırma girişiminde bulunabilmesi mümkün ve caiz değildir.

     Marufu emretme ve münkerden sakındırma olayında, kıyam edecek veya uyarıda bulunacak olanın kim olduğuna ve hangi tür bir günaha veya günahkâra karşı kıyam ettiğine bakmak ve olayı bütün boyutlarıyla doğru değerlendirmek ve bilmek gerekir.

     Kimi zaman münker, Allah'ın koyduğu hüküm ve kanunların değiştirilmesi, bidatlerin baş göstermesi, İslâm'ın izmihlali ve kâfirlerin Müslümanlara musallat olmasıdır. Bu durumda İmam Humeyni (r.a) gibi birinin kıyam etmesi ve on binlerce gencin İslâm davası uğruna şehadet şerbetini içmesi gerekir. Daha da ötesi İmam Hüseyin (a.s) kıyam etmeli ve şanlı Kerbela kıyamını gerçekleştirmelidir. Bu nedenledir ki Hz. Resulullah efendimiz (s.a.a),"Hüseyin benden, ben de Hüseyin'denim." buyurmuştur. Evet, Hz. Hüseyin (a.s) Hz. Resulullah'ın (s.a.a) torunu olduğundan, Hz. Peygamber'dendir; ama, ya Resulullah'ın, "ben de Hüseyin'denim!" demesine ne buyrulur?

    Bu hadisin amacı, belki de, "Benim dinimin ayakta kalması, ancak Hüseyin'in kıyamıyla mümkündür." şeklindedir. Her halükârda marufu emretme olayında bütün bu şartlar, öncelikler ve hesaplar dikkate alınmalıdır.

--------------------------------------------------------------

[1]- Rahmetli Ahmet Humeynî'den naklen.

 


Emr-i Maruf

MÜNKER NEDİR?

İYİLİK VE ÖZVERİYE DAVET

Emri Maruf

 

 

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)