• Nombre de visites :
  • 2493
  • 6/11/2012
  • Date :

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Peygamber’in Anne ve Babaları Arasında Müşrik Yoktu, Aksine Hepsi Allah’a İnanan Muvahhidlerdi

peşaver geceleri:hz. peygamber’in anne ve babaları arasında müşrik yoktu, aksine hepsi allah’a inanan muvahhidlerdi

DOKUZUNCU OTURUM

İbrahim (a.s)’ın Babasının Azer Olduğuna Dair Eleştiri ve Onun Yanıtı

Davetçi: Bu dikkatsiz ve düşüncesiz beyanınız geçmişlerinizi taklitten başka bir şey değildir. Sizin atalarınız da sahabenin şirk ve küfre varan soyunu her türlü yönden temiz göstermek ve anne ile babanın müşrik olmasının insan için bir ayıp olmadığını belirtmek için büyük Peygamber (s.a.a)’in ecdadında da bir müşrikin var olduğunu iddia etmiş, böylece kendi atalarını ve büyüklerini bu noksanlıktan tenzih etmeye çalışmışlardır!

Gerçekten üzüntü vericidir; bilgili insanların böylesine kasıtlı davranışları sadece inat, boşuna çırpınma ve kendi atalarına muhabbetten başka bir şeyle izah edilemez. Siz de adet üzere onların sözüne uymuş, böyle bir toplantıda söylediklerini tekrarlıyorsunuz. Halbuki soy bilimcilerinin ittifak etmiş olduğu üzere, Hz. İbrahim’in babası Tarıh’tır, Azer değil.

Şeyh: Siz nass karşısında içtihatla amel ediyorsunuz. Soy bilimcilerin görüşünü, Kur’ân karşı olmasına rağmen zikrediyorsunuz. Halbuki Kur’ân, Hz. İbrahim’in babasının putperest Azer olduğunu beyan ediyor.

Davetçi: Biz asla nass karşısında içtihada sarılmayız; çünkü biz sadece Kur’ân gerçeklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Kur’ân-ı Kerim’in dengi olan Ehl-i Beyt (a.s)’ın yol göstericiliği sayesinde, bu ayetin örfteki meşhur bir kaide üzere olduğunu anlıyoruz. Çünkü örfte de amca ve üvey baba “baba”‌ olarak adlandırılmıştır.

Azer hakkında iki görüş vardır; birine göre Azer İbrahim’in amcasıdır; diğerine göre ise amcası olduğu halde Hz. İbrahim’in babası Tarıh ölünce, Hz. İbrahim’in annesiyle evlenmiştir. Bu iki açıdan Hz. İbrahim ona baba diye hitap ediyordu. Yani hem amcası, hem de üvey babası olduğu için “baba”‌ diye adlandırmıştır.

Şeyh: Biz Kur’ân-ı Kerim’in kendisinden bir delil olmadıkça Kur’ân’ın zahirinden el çekemeyiz. Yani Kur’ân’dan, onun İbrahim’in amcası veya üvey babası olduğu ispat edilmedikçe -ki kesinlikle ispat edemezsiniz- deliliniz yeterli değil ve kabul edilemez.

Davetçi: Bu kadar kesin konuşmayın, ki delil getirildiğinde şaşırıp kalasınız. Nitekim Kur’ân’ın bir takım ayetleri, örf kaideleri üzere beyan edilmiştir. Örneğin: Hz. Yakub çocuklarına hitaben şöyle buyuruyor:

“Yakub oğullarına: “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?”‌ dediğinde, onlar: ‘Senin İlahına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O’na teslim olmuşuz’ dediler.”‌[9]

Bu ayetteki kastedilen şahit, İsmail kelimesidir; zira Kur’ân-ı Kerim’in de bildirdiği üzere Hz. Yakub’un babası İshak’tır; İsmail ise Yakub’un amcasıdır, babası değil. Ama Kur’ân örf kaidesi üzere amcaya baba diye hitap etmiştir.

Yakub’un oğulları örfen amcayı baba diye çağırıyorlardı. Bu yüzden verdikleri cevapta da amcayı baba saymışlardır. Dolayısıyla Kur’ân da bu soru ve cevabı aynen zikretmiştir. İşte bu kaide esasınca Hz. İbrahim de amcasını ve üvey babasını baba diye çağırmıştır. Tarihe ve soy bilimcilerinin görüşüne göre, Hz. İbrahim’in babası Tarıh’tır, Azer değil.

Hz. Peygamber’in Anne ve Babaları Arasında Müşrik Yoktu, Aksine Hepsi Allah’a İnanan Muvahhidlerdi

Peygamber (s.a.a)’in ecdadının müşrik ve kafir olmadığının bir diğer delili ise şu ayettir:

“Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı da (görüyor).”‌[10]

Şeyh Süleyman Belhi (Yenabi’ul- Mevedde’nin 2. babında) ve diğer alimleriniz, Kur’ân müfessiri İbn-i Abbas’dan bu ayetin tefsiri konusunda şöyle rivayet etmişlerdir:

“Allah-u Teala Hz. Peygamber (s.a.a)’i, Hz. Adem’den babası Abdullah’a kadar muvahhidlerin sulbünde bir peygamberden diğer bir peygambere döndürüp dolaştırmış, zina değil şer’i bir nikahla babasının sulbünde karar kılmıştır.”‌

Bir başka delil de bütün alimlerinizin, hatta hadis ehli olan imam Salebi’nin de kendi Tefsirinde rivayet etmiş olduğu meşhur hadistir. Nitekim Süleyman Belhi el-Hanefi de Yenabi’ul- Mevedde’nin 2. babında Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmiştir:

“Allah-u Teala beni Adem’in sulbünde yeryüzüne indirdi, Nuh’un sulbünde gemide karar kıldı, sonra da İbrahim’in sulbüne geçirdi. Böylece beni kerim sulplerden temiz rahimlere intikal ettirdi, en son olarak da zina üzere görüşmeyen anne-babamdan dünyaya getirdi.”‌

Başka bir rivayette ise şöyle buyurmaktadır:

“Allah-u Teala asla beni cahiliye pisliklerine bulaştırmamıştır.”‌

Aynı babda İbn-i Salah-i Halebi’nin “Ebkar’ul- Efkar”‌ ve Şeyh Abdulkadir’in “Şerh-i Kibrit-i Ahmer’in kitaplarından naklen Alauddevele Semnani’den detaylı bir hadis rivayet etmektedir, ki Cabir bin Abdullah Hz. Peygamber’e; “Allah’ın ilk yarattığı şey nedir?”‌ diye sorduğunda, Resulullah (s.a.a) uzun uzadıya cevaplar vermiştir. Ama meclisin vakti kısıtlı olduğundan dolayı, sadece olarak hadisin sonunda yer alan şu cümleyi aktarıyorum:

“Allah-u Teala benim nurumu temizden temize, tahirden tahire aktardı ve en son babam Abdullah bin Abdulmuttalib’in sulbünde karar kıldı ve oradan da annem Amine’nin rahmine aktardı. Oradan da beni dünyaya getirerek elçilerin efendisi ve nebilerin sonuncusu karar kıldı.”‌

Hz. Peygamber (s.a.a)’in; “Benim nurumu temizden temize, tahirden tahire aktardı.”‌ sözünden de anlaşıldığı gibi O Hazretin ecdadı asla kafir ve müşrik olmamıştır. Zira Kur’ân da şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki kafirler necistir.”‌ Dolayısıyla Peygamber (s.a.a)’in soyu hep temiz sulplerden temiz rahimlere aktarılmış ve necis olan müşriklere asla bulaşmamıştır.

Hakeza Yenabi’nin 2. babında Kebir’den naklen İbn-i Abbas’ın Peygamber (s.a.a)’den şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Ben asla cahiliye zinasıyla vücuda gelmedim, ben İslâm’daki gibi şer’i bir nikah üzere dünyaya geldim.”‌

Acaba Nehc’ül Belağa’nın 93. hutbesini okumadınız mı? Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’in ecdadı hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Allah-u Teala, Peygamberleri en üstün emanet yerlerine emanet etmiş, en hayırlı karar yerlerinde kararlaştırmıştır. En yüce sulpten, temiz kılınmış rahimlere aktarmıştır. Onlardan her gelip geçenin yerine, dinini ayakta tutmak için halefler getirmiştir.

Sonunda şanı yüce olan Allah’ın lütfü Muhammed’e ulaştı. Onu en yüce kaynaktan, en değerli rahimden; enbiyasını açığa çıkardığı ve eminlerini seçtiği ağaçtan çıkarmıştır.”‌

Eğer sizlere bu tür deliller getirmeye devam edecek olursam meclisin tüm vaktini almış olurum. Özellikle sizin gibi insaflı beyler için bu kadar yeter. Biliniz ki Peygamber (s.a.a)’in soyu ve ecdadı Hz. Adem’e kadar hep mümin ve muvahhid kimselerdir. Şüphesiz Ehl-i Beyt, beytte (evde) olanı diğer kimselerden daha iyi bilir. Risalet hanedanı ve taharet beytinin ehli de başkalarına oranla babalarını daha iyi tanırlar.

Peygamber (s.a.a)’in ecdadının hep mü’min ve muvahhid olduğu ispatlanınca, Ali (a.s)’ın ecdadının da mümin ve muvahhid olduğu kendiliğinden ispatlanmış olur. Zira Şia’da mütevatir olmakla birlikte bizzat kendi alimlerinizin de rivayet etmiş olduğu rivayetler esasınca Hz. Peygamber (s.a.a) ile Ali (a.s) bir nur idiler. Abdulmuttalib’e kadar hep temiz ve pâk bir sulbde bulunmuş, orada birbirlerinden ayrılmışlardır.

Nuraniyet ve cismaniyet aleminde de hep birlikte idiler. Peygamber (s.a.a) nerede olmuşsa, Ali (a.s) da orada olmuştur. Dolayısıyla böylesine nurlu bir soya sahip, Resulullah (s.a.a)’a en yakın ve temiz bir insanın hilafet makamına herkesten daha evla ve müstahak olduğu aklın da hükmettiği bir gerçektir.

Şeyh: Azer ve Tarıh hakkında rivayet ettiğiniz tarihi gerçekler ışığında Peygamber (s.a.a)’in ecdadının temizliğini ispat etmiş olsanız da bu gerçek Hz. Ali (a.s) hakkında geçerli değildir. Abdulmuttalib’e kadar muvahhid olduklarını söylesek bile Hz. Ali’nin babası Ebu Talib hakkında bunu söylemek mümkün değil. Zira Ebu Talib küfür üzere dünyadan göçtü!

Ebu Talib (r.a)’in İmanı Hakkında İhtilaf

Davetçi: Şunu kabul ediyoruz ki ümmet arasında Ebu Talib (r.a), hakkında ihtilaf yaratmışlardır. Ama şöyle dememiz gerekir; “Allah’ım, Muhammed ve Âl-i Muhammed’in hakkına ilk zulmedene lanet et.”‌ Ali’ye sövgü, ihanet ve lanet yolunu açan ve O’na eziyet etmek için hadis uyduranlara Allah lanet etsin. Bütün bunlar bu tür konulara neden olmuşlardır. Hz. Ali (a.s)’a özel buğzu olan Nasibiler, Hariciler ve atalarına uyan bazı düşüncesiz ve mutaassıp alimleriniz, bu esas üzere Ebu Talib (r.a)’in imansız olarak dünyadan göçtüğünü iddia etmişlerdir.

Sözleri senet, icmaları hüccet ve Kur’ân-ı Kerim’in dengi olan Ehl-i Beyt (a.s) İmamları, Şia alimleri ve İbn-i Ebi’l- Hadid, Suyuti, Belhi, İskafi ve onların üstatları, Mir Seyyid Ali Hemedani ve benzeri birçok insaflı alimleriniz de ittifakla Ebu Talib (r.a)’in İslâm’ı kabul ettiğini ve iman ehli olduğunu tasdik etmişlerdir.

Şia’nın Ebu Talib (r.a)’in İmanına Dair İcması

Şia’ya göre Ebu Talib (r.a), ilk etapta Peygamber (s.a.a)’e iman etmiştir. Hepsinden de önemlisi Ebu Talib (r.a)’in imanı fıtratıyla olmuştur; Haşimoğulları’ndan kardeşleri Hamza ve Abbas gibi küfürden sonra değil. Şia toplumu, Ehl-i Beyt’e uyarak Ebu Talib (r.a)’in asla puta tapmadığı, hatta Hz. İbrahim (a.s)’in vasilerinden olduğu kanısındadır. Büyük alimlerinizin muteber kitaplarında da buna işaret edilmiştir. Örneğin:

İbn-i Esir Cami’ul- Usul’da şöyle diyor: Ehl-i Beyt (a.s) nezdinde Peygamber (s.a.a)’in amcalarından Hamza, Abbas ve Ebu Talib dışında İslâm’ı kabul eden olmadı.”‌

Şüphesiz Ehl-i Beyt (a.s)’ın (a.s) icması her Müslüman için hüccettir. Zira Ehl-i Beyt (a.s) Kur’ân-ı Kerim’in dengidir ve biz Müslümanların sapmamak için sarılması gereken iki değerli emanetten biridir. Sekaleyn hadisi ile önceki geceler arz etmiş olduğum iki fırkanın da (Şii-Sünni) ittifak etmiş olduğu hadisler esasınca, Peygamber (s.a.a) Ehl-i Beyt’i bizlere tavsiye etmiştir.

“Ev ehli evde olanı daha iyi bilir.”‌ kaidesi esasınca, takva abidesi olan o yüce hanedan, kendi dede, ecdat ve amcalarının küfür veya iman ettiğini, Muğeyre bin Şube, Beni Ümeyye, Hariciler, Nasibiler ve cahillerden daha iyi bilmekteler.

Bütün Ehl-i Beyt (a.s)’ın, özellikle kendi hadislerinizde de belirtildiği üzere Allah-u Teala ve Resulünün doğruluğuna tanıklık etmiş olduğu Hz. Ali (a.s) gibi birisinin, Ebu Talib (r.a)’in dünyadan mümin ve muvahhid olarak gittiğini bildirdiği halde bunu kabul etmemeniz, ama Hz. Ali (a.s)’ın düşmanı olan fasık ve facir Muğeyre ile bir avuç Emevi, Harici ve Nasibilerin sözlerine inanarak bu hususta ısrar ve inat etmeniz gerçekten çok şaşırtıcıdır!

Büyük alimlerinizden İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 310’da şöyle diyor: “Ebu Talib (r.a)’in İslâm’ı ihtilaflıdır. Ama Şia camiası ve Zeydiye’nin çoğu onun Müslüman olarak dünyadan göçtüğünü açıkça beyan etmişlerdir. Şia ulemasının icmasının yanı sıra Belhi, İskafi ve benzeri büyük alimlerimiz de Ebu Talib (r.a)’in iman ettiği kanısındalar. İman ettiğini gizlemesinin nedeni ise, Peygamber (s.a.a)’e yardımcı olabilmek ve muhaliflerin onun makamını göz önünde bulundurarak Hz. Peygamber’e eziyet etmemeleri içindi.”‌

Zahzah Hadisi ve Onun Cevabı

Şeyh: Siz “Zahzah”‌ (dibi derin olmayan az su) hadisini görmediniz mi ki şöyle buyuruyor:

“Ebu Talib ateşten olan zahzah’ta (az bir suda)dır.”‌

Davetçi: Bu hadis de diğer uydurma hadisler gibi uyduruk bir hadistir. Maalesef bazı Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarının, Emeviler, özellikle de nifak silsilesinin başı mel’un Muaviye bu küfür ve nifak kokan hadisi uydurmuşlardır. Daha sonraları da Ümeyye oğulları ve taraftarları Ali (a.s)’a düşmanlık olsun diye o uydurma hadisleri yaymış meşhur etmişlerdir. Ebu Talib (r.a)’in da Abbas ve Hamza gibi iman ehli olduğunu halktan gizlemişlerdir.

Her şeyden daha ilginci de şu ki “Zahzah”‌ hadisini uyduran kimse de Hz. Ali (a.s)’ın en büyük düşmanı fasık Muğeyre bin Şube’dir. İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 190’da ve Mesudi Müruc’uz Zeheb’de ve başkaları da kendi kitaplarında şöyle yazmışlardır: “Muğeyre Basra’da zina etti. Şahitler gelip Ömer’e şehadette bulunmak istediler. Üç kişi şehadette bulundu. Ama dördüncü şahit, yapılan telkin ve tehditler karşısında şehadette bulunmaktan vazgeçti. Bundan dolayı o üç kişiye had uygulandı, Muğeyre de böylece kurtulmuş oldu.”‌

İşte bu zani, şarapçı ve fasık insan Muaviye’nin en yakın dostuydu. Hz. Ali’ye düşmanlığı yüzünden bu hadisi uydurdu, Muaviye ve taraftarları da bu uydurma hadisi güçlendirip yaymaya çalıştılar.

Bu hadisin ravilerinden olan Abdulmelik bin Umeyr, Abdulaziz Raverdi, Sufyan-i Sevri vb. kimseler, bizzat büyük alimleriniz tarafından red edilmiştir. Örneğin: Zehebi Mizan’ul- İtidal c. 2’de onların güvenilir olmadıklarını yazmıştır. Özellikle de Sufyan-i Sevri’nin iftiracı ve yalancılardan olduğunu açıkça beyan etmiştir. Böylesine iftiracı, yalancı ve fasık insanların sözüne nasıl itimat edebiliyorsunuz?

Ebu Talib (r.a)’in İmanına Dair Deliller

Şüphesiz Ebu Talib (r.a)’in iman etmiş olduğu hususunda inkar edilemez birçok delil vardır; bu açık delilleri, inatçı ve bağnaz insanlar dışında hiç kimse inkar etmez. Örneğin:

1- Peygamber (s.a.a) parmaklarını birleştirerek şöyle buyurmuştur:

“Ben ve yetime kefalet eden (Ebu Talip), bu iki parmağım gibi cennette birlikte olacağız.”‌

İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 4, s. 312’de bunu rivayet etmiştir. Elbette Peygamber (s.a.a)’in burada yetimlere kefalet edenden maksadı bütün yetime kefalet edenler değildir. Çünkü nice fasık, lâubalî, dinsiz ve ateş ehli kimseler yetime kefalet etmekteler. O halde Peygamber (s.a.a)’in maksadı, Ebu Talib (r.a), ve dedesi Abdulmuttalib’tir. Çünkü onlar Peygamber (s.a.a)’e kefalet etmiş; özellikle de Mekke’de “Ebu Talib”‌in yetimi diye biliniyordu. Abdul-muttalib vefat ettikten sonra, yani sekiz yaşından itibaren Resulullah (s.a.a)’in bakıcılık ve kefaletini Ebu Talib üstlenmiştir.

2- Şii ve Sünni fırkasının muhtelif yollarla rivayet etmiş olduğu bir hadise göre de Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Cebrail nazil olarak beni şu kelimelerle müjdeledi: “Şüphesiz ki Allah-u Teala seni inzal eden sulbe, taşıyan karna, süt veren memeye ve sana kefalet eden kucağa ateşi haram kılmıştır.”‌

Mir Seyyid Ali Hemedani Meveddet’ul- Kurba’da, Şeyh Süleyman Yenabi’ul- Mevedde’de ve Kadı Şevkani Hadis-i Kudsi’de Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

“Cebrail bana nazil olarak şöyle dedi: Allah-u Teala sana selam ediyor ve şöyle diyor: “Ben ateşi, seni inzal eden sulbe, seni taşıyan karna ve seni besleyen kucağa haram kıldım.”‌

(Sulp sahibinden maksat babası Abdullah, karın sahibinden maksat annesi Amine, kucak sahibinden maksat ise Abdulmuttalib ve Ebu Talib’tir.)

Bu tür rivayetler, Peygamber (s.a.a)’in geçim, bakım ve hayat sorumluluklarını üstlenen Abdulmuttalib, Ebu Talib ve Esed kızı Fatıma’nın imanına delalet etmektedir; hakeza babası Abdullah’ın, annesi Amine’nin ve süt annesi Halime’nin imanına da delalet etmektedir.

İbn-i Ebi’l- Hadid’in, Ebu Talib (r.a)’in Methi İle İlgili Şiirleri

3- Delillerden biri de büyük alimlerinizden olan İzzeddin Abdulhamit bin Ebi’l- Hadid’in, Ebu Talib’i methederken söylediği şiirdir. Bu şiir Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 318’de ve diğer kitaplarda şöyle kaydedilmiştir:

Ebu Talib ve oğlu olmasaydı,

Dinin bir belirtisi ve kıvamı olmazdı.

Ebu Talib Mekke’de onu buldu ve korudu,

Ali ise Medine’de temiz feza aradı.

Abdumenaf (Ebu Talib) Abdulmuttalib’in emriyle,

Peygamber’e kefalet edip hizmetlerini sürdürdü.

Ali ise o hizmetleri tamamladı.

Ebu Talib öldükten sonra ona öldü deme;

Zira kendi güzel kokusunu (Ali’yi) emanet bıraktı.

Ebu Talib Allah rızası için O’nun dinine yardım etti;

Ali de onu yüceltmek için o hizmetleri sona erdirdi.

Cahillerin cehaleti ve görenlerin körlüğü,

Ebu Talib (r.a)’in makamına zarar vermedi.

Nitekim sabahın nişanelerine zarar veremez,

Gündüzün ışığını karanlık zanneden kimse.

Ebu Talib (r.a)’in Şiirleri Onun İmanını Göstermektedir

4- Bizzat Ebu Talib (r.a)’in Peygamber (s.a.a)’in methinde okuduğu şiirler onun imanına delalet etmektedir. Bu Şiirin bir bölümünü İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 316’da nakletmiştir. Birçok büyük ve değerli alimleriniz, örneğin: Şeyh Ebu’l- Kasım Belhi ve İskafi bu şiirlerin Ebu Talib (r.a.)’in imanına delalet ettiğini kabul etmişlerdir. Gerçekten de bu şiirler arasında Ebu Talib (r.a)’in iman etmiş olduğu açıkça gözükmektedir. Örneğin; Lamiye adlı şiirlerinde şöyle demiştir:

Her kınayıcıdan Beyt’in Rabb’ine sığınırım;

Ve bizi batıl sayanlardan,

Ve gıybetimizi eden her facirden,

Ve dine bir takım şeyleri isnat edenlerden.

Kabe’nin Rabbine and olsun ki yalan söylediniz;

Muhammed’den beri olduğumuzu söylemekle,

Ve O’nun aleyhine kılıç çekip savaşmamızı ilka etmekle.

Canımı feda edinceye kadar O’na yardımda bulunacağız;

Kadın ve çocuklarımızdan bile geçeceğiz.

İnsanlar O’nun yüzü suyu hürmetine yağmur istiyorlar;

Zira O Ben-i Haşim fakirleri ve yetimlerinin sığınağıdır.

Onları her türlü nimetten ihtiyaçsız kılıyor.

Canıma and olsun ki Ahmed’le o kadar sevinçliyim ki,

O’nu sevgili sevgisi gibi seviyorum.

Bütün vücudumla, O’nu savundum.

O sürekli dünya ehlinin cemalidir;

Düşmanların belası, her meclis ve mahfilin ziynetidir.

Kulların Rabbi yardımıyla O’nu desteklemiştir;

Batılın sızamadığı hak dini O zahir kılmıştır.

Hakeza İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 312’de ve diğerleri de kendi eserlerinde Ebu Tali’in imanına delalet eden şu ünlü kasidesini rivayet etmektedir:

İnsanların bizden beklentileri şudur ki;

İslâm aleyhine kıyam edelim,

Kılıç çekip Muhammed’i öldürelim,

İslam dinini nesh edelim,

O’nu savunmak yolunda kana boyanmayalım.

Allah’ın evine and olsun ki yalan atıyorlar.

Zemzem ve Hicr-i İsmail cesetlerle dolsa da,

O’ndan asla el çekmeyeceğiz.

İnsanların hidayeti için gelen Peygamber’e karşı savaş zulümdür,

Arş’ın yaratıcısı tarafından getirdiği kitap ise değerlidir.

Hakeza Ebu Talib (r.a)’in (r.a) imanına delalet eden şu şiiri de İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3, s. 315’de rivayet etmektedir:

Ey Allah’ın şahitleri şahit olun ki,

Ben Ahmed’in dini üzereyim.

Kim dinden saparsa sapsın,

Şüphesiz ben hidayet üzereyim.

Allah aşkına beyler biraz insaflı olun. “Açıkça ben Muhammed’in dini üzereyim ve sözünde asla batıl bir şey olmayan hak Peygamber’e yardım edeceğim”‌ diyen birini kafir ilan edebilir miyiz?

Şeyh: Bu şiirler iki açıdan kabul edilemez. Evvela; bu şiirler mütevatir değildir. Ayrıca Ebu Talib (r.a)’in hiçbir yerde İslâm ve iman ehli olduğu, kelime-i şehadet getirdiği görülmemiştir. Dolayısıyla birkaç şiirle Müslüman olduğuna hükmedilemez.

Davetçi: Tevatürle ilgili itirazınız oldukça ilginçtir. Canınızın istediği yerde haber-i vahidi bile hüccet kabul ederek onunla amel ediyorsunuz. Ama arzularınızın aksine olursa, hemen tevatür olmadığını ileri sürüyorsunuz.

Eğer biraz dikkat edecek olursanız, açıkça görürsünüz ki bu şiirin her biri mütevatir olmasa da toplamı mütevatir olarak bir tek şeye delalet etmektedir; o da Ebu Talib (r.a)’in iman etmiş olduğu ve risaleti kabulüdür.

Birçok şeylerin tevatürü de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Örneğin Hz. Ali (a.s)’ın saldırıları, cesaretleri ve savaşları hep haber-i vahittir. Ama toplamı manevi bir tevatürü ifade etmektedir, ki bu da Hz. Ali (a.s)’ın cesaretini göstermektedir. Hakeza Hatem’in cömertliği Nuşirevan’ın adaleti ve benzeri şeyler de bu tür manevi tevatürdendir.

Eğer gerçekten bu kadar tevatüre meraklıysanız, o halde buyurun, “Zahzah”‌ hadisinin tevatürü nerededir ispat ediniz.

Ebu Talib’in, Ölüm Anı “La İlahe İllâllah”‌ Kelimesini Söylemesi

Ama ikinci itirazınızın cevabı apaçık ortadadır. Zira tevhid ve nübüvveti kabul etmek, ahirete iman etmek, sadece kelime-i şahadete bağlı değildir. Dine yabancı olan birisi, Allah’ın vahdaniyetini, ve Peygamber (s.a.a)’in risaletini vurgulayan şiirler söyleyecek olursa bu da yeterlidir. Ebu Talib; “Ey Allah’ın şahitleri, şahit olun ki ben Muhammed’in dini üzereyim.”‌ diyorsa, bu da kelime-i şahadetin yerine geçmektedir.

Ayrıca ölüm anında şiir dışında nesir olarak da bunu itiraf etmiştir. Nitekim Seyyid Muhammed Resuli Berzenci, Hafız Ebu Naim ve Beyhaki şöyle nakletmişlerdir: “Ölüm anında Ebu Cehil ve Abdullah bin Ebi Ümeyye gibi Kureyş büyükleri Ebu Talib’i ziyaret ettiler. Orada Peygamber (s.a.a), amcası Ebu Talib’e şöyle buyurdu:

“La ilahe illallah de ki, ben Allah-u Teala nezdinde buna şahit olayım.”‌

Ebu Cehil ve İbn-i Ebi Ümeyye hemen araya girerek; “Ey Ebu Talib! Abdulmuttalib’in dininden geri mi dönüyorsun?”‌ dediler. Onlar sürekli bu sözü tekrarladılar ve Ebu Talib de şöyle dedi: “Bilin ki Ebu Talib, Abdulmuttalib’in dini üzeredir.”‌ Onlar sevinerek dışarı çıktılar, tam ölmek üzereyken başında duran kardeşi Abbas, Ebu Talib (r.a)’in dudaklarının hareket ettiğini gördü, kulak verdi, onun “La ilahe illâllah”‌ dediğini duydu, Abbas Resulullah (s.a.a)’e dönerek şöyle dedi: “Vallahi kardeşim senin emrettiğin kelimeyi söyledi.”‌ Abbas daha Müslüman olmadığından dolayı kelime-i şahadeti ağzına almaktan sakındı.”‌

Daha önce de Peygamber (s.a.a)’in bütün ecdadının muvahhid olduğunu ispat etmiştik. Dolayısıyla Ebu Talib (r.a), burada siyaset uygulayarak, “Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim dedi.”‌ Onlar da bunun üzerine sevinerek ayrılmışlardı. Ama mana olarak Ebu Talib (r.a), tevhidi ikrar etmişti. Zira Abdulmuttalib de İbrahim’in dini üzereydi ve muvahhiddi. Ayrıca açıkça “la ilahe illallah”‌ da dedi.

Siz beyler biraz olsun adetlerden dışarı çıkarak Ebu Talib (r.a)’in hayatına bakacak olursanız, siz de onun iman etmiş olduğunu tastık edersiniz.

Eğer Ebu Talib (r.a), kafir ve müşrik olmuş olsaydı, Peygamber (s.a.a) risalete seçildiği gün, amcası Abbas’la birlikte Ebu Talib’e gidip; “Ey amca, Allah-u Teala beni işimi açıklamakla görevlendirdi. Beni Peygamber (s.a.a) seçti, sen bana nasıl yardım edeceksin?”‌ Veya “Bana nasıl davranacaksın?”‌ diye buyurduğunda, Kureyş’in büyüğü, itaat edilen biri ve Peygamber (s.a.a)’in kefili olduğu halde yeni bir din getiren Peygamber’e karşı Arapların sahip olduğu bağnazlık kaidesi esasınca hemen aleyhine kıyam eder, tehditte bulunur ve O’nu engellemeye çalışırdı. Eğer O’nun itikat ve peygamberliğini kabul etmemiş olsaydı, o zaman en azından yardımını ondan esirger, onu kovar, ona yardım sözü vermez, hatta O’nu hapse bile attırabilirdi. Böylece dinini korur ve dindaşlarını da memnun ederdi. Nitekim Azer de yeğeni İbrahim’i böylesine ret etmişti.

Allah-u Teala Kur’an’da haber verdiğine göre Hz. İbrahim peygamberliğe seçilince amcası Azer’in yanına giderek şöyle dedi:

“Babacığım, gerçek şu ki, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyleyse bana uy ki, seni düzgün bir yola hidayet edeyim... Babası demişti ki: İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çevirmektesin? Eğer (bu tutumuna) son vermeyecek olursan, and olsun seni taşa tutarım; uzun bir süre de benden uzaklaş, git.”‌ ”‌[11]

Ama Ebu Talib (r.a), kendine yardım isteyen Peygamber (s.a.a)’e şöyle buyurmuştur: “Kalk ey kardeşimin oğlu, şüphesiz ki sen şerafet açısından yücesin, kabile açısından büyük bir makama sahipsin, baba açısından diğerlerinden daha yüksektesin, Allah-u Teala’ya and olsun, sana eziyet eden herkese karşı, seni keskin kılıçlarla savunacağım. Allah-u Teala’ya and olsun ki Araplar, sahibi karşısında zelil olan hayvan gibi senin karşında zelil olacak ve diz çökecekler.”‌

Daha sonra İbn-i Ebi’l- Hadid’in Nehc’ul- Belağa Şerhi’nin (Mısır baskısı) c. 3, s. 306’sında ve Sibt bin Cevzi’nin ise Tezkire’nin 5. sayfasında kaydetmiş olduğu şu şiiri Peygamber (s.a.a)’e hitaben okudu:

Allah’a and olsun ki Kureyş sana ulaşamaz,

Toprağa başımı koyana kadar.

Sen korkmadan görevini yap,

Müjdeliyorum, gözler bununla aydınlansın.

Beni davet ettin, iyiliğimi istediğine inanıyorum.

Sen doğrulardansın önceden de emindin.

Öyle bir din sundun ki,

Bütün dinlerden iyi olduğunu biliyorum.

Eğer kınanmadan ve kötülenmeden korkmasaydım,

Benim ne kadar din yolunda cömert olduğumu görürdün.

Velhasıl Ebu Talib (r.a), Peygamber (s.a.a)’i engelleyip, tehdit edip, hapse atıp, reddedip ve katledeceğine, bu çekici cümlelerle teşvik etti. İşini açığa vurmasını istedi, korkmamasını söyledi. Bütün gözlerin O’nun davetiyle aydınlanmasını arzu etti. Peygamber (s.a.a)’in bu iddiasında doğru sözlü olduğunu, önceden de emin olduğunu ve dininin bütün dinlerden iyi olduğunu itiraf etmiştir.

Elbette ki Ebu Talib (r.a)’in arz ettiğimden ilave diğer birçok şiirlerini, İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 3’de ve diğerleri de bu konuyla ilgili eserlerinde uzun uzadıya nakletmişlerdir. Ama biz meclisin fazla vaktini almamak için bu kadarıyla yetiniyoruz, zannedersem bu kadar da örnek yeterlidir.

Siz beyler lütfen Allah’ı göz önüne alın, insaf üzere hüküm verin; bu söz ve şiirlerin yazarını kafir ve müşrik saymak doğru mudur? O mümin, muvahhid ve Allah’a tapan biri değil miydi? Nitekim kendi büyük ve değerli alimleriniz de bilmeden bu manayı tastık etmişlerdir.

Süleyman Belhi’nin Yenabi’ul- Mevedde kitabının 52. babını mütalaa ediniz. Orada, Cahiz-i Mutezili’nin Ebu Talib (r.a) hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: “Kureyş’in şeyhi olan Ebu Talib, Peygamber (s.a.a)’in koruyucusu, yardımcısı, şiddetli seveni, kefili ve terbiye edicisi idi. O, Resulullah (s.a.a)’in peygamberliğini kabul etmiş ve Peygamber’in menkıbeleri hakkında birçok şiirler söylemiştir.”‌

Akıl ve insaf sahibi tarafsız her insan, biraz düşündükten sonra Ebu Talib (r.a)’in iman ettiğini mutlaka tastık edecektir. Ama Ümeyye oğulları, Muaviye’nin (yeri cehennem olsun) emri üzere tam 70 yıl muvahhidlerin efendisi Hz. Ali (a.s)’a ve Peygamber (s.a.a)’in iki değerli torunu Hasan ve Hüseyin’e lanet ettiler. Onların aleyhinde bir sürü hadis uydurdular. Dolayısıyla çok kolay bir şekilde,Hz. Ali (a.s)’ın babasının da kafir olarak dünyadan gittiği ve ateş ehli olduğu hakkında da hadis uyduracaklardır. Her konuda O’nu üzdükleri gibi, bu konuda da O yüce velayet makamını üzeceklerdir.

Nitekim bu hadisi rivayet eden mel’un Muğeyre bin Şu’be Hz. Ali (a.s)’ın baş düşmanı ve Muaviye’nin ise en yakın dostu idi. Yoksa Ebu Talib (r.a)’in iman etmiş olduğu meselesi, her iki fırkadan akıl sahibi kimseler nezdinde güneşten daha aydındır. Hariciler, Nasibiler ve onların günümüze kadar gelen taraftarları Ebu Talib (r.a)’in küfrünü iddia etmekte ve habersiz halk da adet üzere buna inanmaktalar. Her şeyden daha ilginç ve üzüntü verici de şu ki, küfürlerine dair birçok delil olan Ebu Süfyan, Muaviye ve Yezid’i mümin, hatta Peygamber (s.a.a)’in halifesi sayarken, iman etmiş olduğuna dair birçok delil olan Ebu Talib’i kafir ve müşrik sayıyorlar!

Şeyh: Acaba Muaviye’yi kafir saymanız ve sürekli ona lanet okumanız doğru mudur? Sizin, iki büyük halife olan Muaviye ve Yezid’e (r.z) lanet ve tekfir etmenizin delili nedir? Özellikle de Muaviye vahiy katibi ve müminlerin dayısıdır.

Davetçi: İlk önce Muaviye’nin “müminlerin dayısı”‌ olması hangi yolladır, açıklar mısınız?

Şeyh: Açıktır; çünkü Muaviye’nin bacısı Ümmü Habibe Resulullah (s.a.a)’in eşi ve müminlerin annesidir; dolayısıyla Muaviye de müminlerin dayısıdır.

Davetçi: Size göre Ümm’ül- Müminin Aişe’nin makamı mı daha yücedir, yoksa Muaviye’nin kız kardeşi Habibe’nin mi?

Şeyh: Her ikisi de Ümm’ül- Müminindir, Ama Aişe’nin makamı hepsinden daha yücedir.


[9] - Bakara/133.

[10] - Şuara 219.

[11] - Meryem/43.

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Ali, Allah-u Teala ve Peygamber (s.a.a) Tarafından Hilafete Atanmıştır

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Ali’nin Fazilet ve Menkıbeleri Hakkında Hadisler

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)