• Nombre de visites :
  • 878
  • 24/10/2007
  • Date :

RAHMET Mİ ZAHMET Mİ ?

 

                              Bazılarının inancına göre; eğer Allah bağışlayan ve esirgeyen bir varlık olsaydı insanlar için bu kadar emir ve yasaklar koymaz ve onları bu dünyada zahmete ve belki de öteki dünyada azaba duçar etmezdi. Neden bu kadar emir ve yasak, neden azap?

YENİLİKÇİLERİN ALLAH’I:

                              Bu yeni fikirli insanlar, kendilerini hiçbir şeye bağımlı hissetmeyen dini vecibeleri ayak bağı ve onları, insanın tekâmüle yetişmesinde engeller deryası olarak gören ve Allah’ı yalnız aşk Allah’ı olarak görmek isteyenlerdir. Onlara göre, kullara karşı şefkatli, zahmete düşmelerine razı olmayan ve hiç kimseye emir vermeyen, hiç kimseyi hiçbir şeyden alıkoymayan ve istediği her şeyi yapması için onu özgür bırakan ve öldükten sonrada cennete götürecek olan bir Allah… ! İnanılması gereken bir Allah’tır.

                            Bu insanlara göre, emir ve yasakları olan, insanları, yaptıkları amellere göre yargılayan ve adaletini bu dünyada ve öteki dünyada tecelli ettirecek olan bir Allah olmamalıdır.(Elbette tanıdığımız ve bize tanıtılan Allah (c.c) ifrat ve tefritten uzak, kullarına şefkat ve merhamet dolu ve maslahat bildiği yerlerde de adaletini icra edecek olan bir Allah’tır. İmamlarımızdan gelen dualarda bu tabirlere rastlıyoruz; “Allah’ım bizi adaletinle değil rahmetinle hesaba çek.”Fakat bunlar Allah’ın adaletinin olmaması gerektiğine değil tam aksine adaletin icra olunacağına ve gerekliliğine işarettir.)

GERÇEK:

                           İnsanların mükellef olmaları, sevap ve azap konularını anlayabilmek için Allah’ı ve ona olan kulluk şekillerini tanımak gerekir. Ona kulluk eden üç grup insan vardır.

Sıradan insanların dindarlığı:

                          Genelde eğitimden uzak olan bu grubun nazarında Allah, kahir, emirler savuran ve yerine getirilmediği zaman sinirlenen ve gazabıyla alevlenen ve günahkârları yakacağı bir ateş veya dua edildiği, şefaatçi getirildiği zaman sinirleri yatışan ve azap etmekten vazgeçip cennetin kapılarını açan bir Allah… Bu grubun dindarlığı cennet ümidiyle ve cehennem korkusundan olduğu için Hz. Ali’nin (a.s) deyimiyle tüccarların dindarlığıdır.

Akıllı insanların dindarlığı:

                          Felsefe ve kelama ait konularda eğitim görmüş zihinlere ait olan bu dindarlık şeklinde Allah ile varlık âlemi ve insan arasındaki ilişkinin belirli kanunlar çerçevesinde olduğunu kabul eder ve bu ilişkiyi, tekvini irtibat olarak adlandırır. Dolayısıyla sevap ve azap düşüncesini itibari ve gerçek dışı yerine tekvini ve hakiki olarak nitelendirir. O halde insanın bazı kural ve kanunlarla yükümlü olması, onun Allah’a karşı, varlık âleminde kendi iradesiyle, isteğe bağlı olarak yaptığı amellerinde bu kurallara uyarak onun için hedeflenen üstün ve mükemmel sonuçlara yetişmesi içindir. Dini hükümler gerçekte, dışarıdaki güzellik ve çirkinliklerin hakiki yüzlerini gösteren hükümler olduğu için sevap ve azap mevzusu da, bu güzellik ve çirkinlikler kadar hakiki ve gerçektir. Örneğin iyi bir amelden sonra hissettiğimiz duygu, cennette nimetlerden faydalanırken hissedilen duyguya benzer bir duygudur veya kötü bir amelden sonra hissettiğimiz duygu cehennemde hissedilecek duygulara benzer duygulardır. Yani cennetteki nimetler veya cehennemdeki azaplar, sadece bu çeşit duyguları insanlarda yaratan sebeplerdir.

           

                           Elbette şöyle bir sonuç alınmamalıdır ki yapılan iyilikler ve kötülüklerin bıraktığı etkiler insanın ruhunda ebediyen kalıcıdır. Bunun böyle olmadığını mantığını kullanabilen herkes bilebilir. Buna şöyle bir örnek vermek mümkündür; Kötü amel işleyen birisini yüksek bir binadan düşen birine benzetebiliriz, eğer kırılan koluna veya bacağına gereken müdahaleyi yapmazsa veya o haldeyken aynı uzuvlarını çalıştırması gereken başka şeyler yapmaya kalkarsa, bu iyileşmesini geciktirdiği gibi onu olduğu durumdan daha kötü bir vaziyete sokacaktır. Aynı şekilde düzenli olarak herhangi bir dalda spor yapan biri, yaptığı bu egzersizleri bir anda kestiği zaman bedenin dengesi bozulacaktır. Yapılan iyi ve kötü amellerde buna benzer, günahın telafisi olduğu gibi sevabın da devamı olmalıdır.

                            Dua ve tövbe, şahsın kendi iradesi ve gönlünden çıktığı zaman alıcı bulur, eğer böyle değilse şunu söylemek lazım ki bizlerden daha fasih ve baliğ konuşan insanların sayısı az değil…

Âşıkların dindarlığı:

                            Bu dindarlık şekli, akıllıların dindarlığından daha derin bir manaya sahip olmasına rağmen onunla hiçbir zıtlık teşkil etmediği gibi ona ruh ve hayat veren bir dindarlıktır. Âşıkların dindarlığının aksine İkinci dindarlık şeklinde hayat, irade ve duyarlılık gibi kavramlar daha az konu edilir. Bu dindarlıkta yalnız yaratan ile yaratılan arasındaki irtibat, âşık ve maşuk irtibatı olarak geçer. Âşıklara göre yaratanın varlık âleminde olan hükümetinin aslı, şuur, hayat, duyarlılık ve yaşamdır. Bütün varlıklar tek gaye ve hedefe, maşuklarına doğru hareket halindedirler.

                           Bu çeşit dindarlıkta insanın bazı emir ve yasaklarla yükümlü olmasının manası sadece maşuk tarafından gelen bir davettir. Çünkü ona doğru gitmek davet ister ve maşukun kendisi, gelmek isteyen her aşığa bir davetiye gönderir. Bu davetiye yükümlülükten başka bir şey değildir. Âşık dindar, maşukuna karşı olan yükümlülüklerinde rahatsız olmadığı gibi, ona karşı sürekli bir özlem içindedir. Maşuk tarafından muhatap alınmayı bir lütuf olarak algılar. Âşık için yaptığı her ibadet ve uzak durduğu her amel maşukta erimek olduğundan, hiçbir şey onun için tekrar olmaz, tam aksine onun için ibadet, her adımla kendi hiçliğini hissettiği sonu olmayan basamakları tek tek çıkmaktır.

                            Bu dindarlık şeklinde, yenilikçilerin iddia ettiği gibi Allah’ın, insanı özgür bırakması ve hiçbir şeyle sorumlu tutmaması zulümdür. Çünkü maşuk tarafından aşığa yapılabilecek en büyük zulüm onu kendi haline bırakması ve onunla ilgilenmemesidir. Cehennem azabı ise maşuktan ve bütün güzelliklerden uzak kalmanın hasreti ve insanın kendi zatından kaynaklanan bir şeydir. Öyleyse günahkâr, maşukun davetine icabet etmeyen, kendine ve bütün güzelliklere yabancı kalan ve kötülükleri kendi zatında yetiştiren ve sonuç olarak da ateşi kendi elleriyle kendi dünyasında alevlendirendir. Çünkü Allah, insanları yakmak için sabırsızlanan veya bundan zevk alan bir varlık değildir. Bunun en güzel örneği bakara suresinin 119.ayetinde peygambere hitaben söylenilen şu ayettir , “ Gerçekten biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak olan kuran ile gönderdik.”

            



  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)