• Nombre de visites :
  • 2147
  • 24/10/2007
  • Date :

İNSAN-I KAMİLİN TANIMI

insan-i kamilin tanimi
   MUHTELİF EKOLLERE GÖRE

   Bismillahirrahmanirrahim

  Hamd, bütün varlıkları yaratan, alemlerin Rabbı Allah"a mahsustur. Salat ve selam Allah"ın kulu, Resulü, habibi, seçkin kıldığı, O"nun sırrını koruyan, elçiliğini tebliğ eden efendimiz, peygamberimiz ve mevlamız Ebu"l Kasım Muhammed"e ve O"nun tertemiz, masum Ehl-i Beyti"ne olsun.

   Eûzu billahi min-eş şeytan-ir recîm (Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah"a sığınırım)

  O"dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah"ın ayetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Şüphesiz onlar, önceden, açık bir sapıklık içinde idiler.[1]

   İnsanoğlu için bir ekol ya da bir ideoloji öne süren herkes kemal ve kamil insan konularında da belli bir görüş taşır. Bu ideolojilere göre ahlak denilen şey bilimle değil, fenle ilgilidir; yâni ahlak; var olan haliyle var olan bir şey değil, olması gerekenler statüsüne giren bir kavramdır.

   Ahlak, insanda var olması gereken birtakım hasletler bütünüdür. Öyle ki bunlara sahip olması halinde insan, insanlığın yüce mevkiine erişebilecektir. Başka bir deyişle; kamil ve üstün insan bu vasıflar toplamıdır.

   AKIL EKOLÜ

  Muhtelif ideoloji ve dünya görüşlerinin kamil insan konusunda öne sürdükleri nazariyeleri belli birkaç ana başlık altında hülasa edebilmek mümkündür:

Bunlardan biri akliyyun=akılcıların görüşüdür. Bu görüşün öncüleri insana akıl açısından yaklaşır ve aklı, insanın ana cevheri olarak kabul ederler; insanın insanlığı, onun aklında ve akıllılığındadır derler. Akıl da, fikir ve düşünce gücüdür.

   Geçmişte yaşamış kimi filozofların -ki bunların arasında bizimkiler de vardır- öne sürdüğü bu görüşün temsilcilerinden biri de tanınmış bilimadamı Ebu Ali Sina"dır, Onlara göre kamil insan, hekim-bilgili ve akıllı- insan demekti; başka bir deyişle insanın kemali, onun hikmet ve bilgisiydi. Onların hikmetten kastettikleri şey neydi peki? Bugünkü anlamda ilim denilen şey mi? Hayır, hikmetten kasıtları, varlık aleminin bütününün doğru ve genel bir yorumuydu, bu ise bilinen anlamdaki bilimden farklı bir şeydi. Meselenin daha iyi anlaşılması için burada ilimle felsefe arasındaki farkı kısaca açıklamanın faydalı olacağı kanaatindeyim:

   Tahran şehrini tanımak ve bu şehir hakkında bilgi edinmek isteyen birisini ele alalım. Bu şahıs için mezbur şehir hakkında iki tür bilgi elde etmek mümkündür: 1) Genel ve yüzeysel, fakat muhkem bir bilgi. 2) Kısmi, fakat belirli ve detaylı bir bilgi. Birinci durumdaki bilgi, mesela Tahran belediyesinde çalışan bir harita mühendisinin sahip olduğu bilgidir. Böyle bir şahsa Tahran"ın haritasını çiz, ya da Tahran"ı bana tanıt derseniz bir kağıt üzerine şehrin genel bir haritasını çizebilir; bu haritada şehrin doğu, batı, kuzey ve güney yön ve il sınırlarını iyice belirler; şehrin anayollarını, ana caddelerini, parkları ve meydanlarını gösterir; mesela şurası Tecriş, şu taraf Hz. Abdülazim mıntıkasıdır der. Böylece söz konusu mühendis, Tahran hakkında size genel bir bilgi vermiş ve bu şehrin bütününü genel bir çerçevede tanıtmıştır. Fakat bu haritada, sizin evinizin yerini göstermesi ya da onun vermiş olduğu bilgiyle o haritada sizin evinizin yerini tam olarak işaretleyebilmeniz mümkün değildir.

   İkinci yol olarak kısmi, fakat belirgin ve detaylı bir bilgi dedik. Bu da, Tahran hakkında bu bilgilere sahip olmayan, mezkur mühendis gibi bu büyük şehrin genel durumundan söz edecek kadar bilgisi bulunmayan, ancak şehrin belli semtlerini çok iyi bilen birisinin sahip olduğu bilgidir. Söz konusu şahıs, o mühendis gibi şehrin bütün anayollarını, parklarını, cadde ve meydanlarını eksiksiz olarak sayıp dökemez, belki çoğunun yerini ve adını bile duymamıştır; ancak bazı semtler vardır ki avucunun içi gibi bilir. Mesela onun bildiği bir semti soracak olursanız mahallesinden yollarına, yollarından sokaklarına kadar sayıp döker size; şu sokak falan yere çıkar der; hatta falan sokakta şu kadar ev, şu kadar mağaza vardır, falan evin kapısı mavi, filan mağazanın kapısı şu renktir diyerek o mahalleyi bütün ayrıntılarıyla anlatıverir!.

   O halde bütün şehir hakkında genel bilgiye sahip birisi, şehrin küçük semtlerinden herhangi birini ayrıntılarıyla bilemeyecek, bu küçük semti bütün ayrıntılarıyla bilen birisi de şehrin genel durumu konusunda pekala bilgisiz olabilecektir!

   Felsefeyle ilgilenenin durumu da birinci şahıs gibidir. Filozof ya da felsefeci, varlık aleminin genel yapısını kavramaya çalışan kişiye denir. Onun amacı varlığın başlangıç ve sonunu anlamak, varlığın safhaları ve varlık aleminin kendine has kurallarını keşfedebilmektir. O, genel kurallarla ilgilenir; bu yüzden de parçaların teferruatına vakıf değildir; mesela falan bitki ya da filan hayvan, taş veya güneş konusunda -ilmi konular olduğundan- teferruatlı bilgisi yoktur onun.

   Filozofun nazarında hikmet, varlık alemi konusunda genel ve geniş bilgidir. O, bütün varlık alemini belli sınırlarla zihninde tasavvur etmeye yâni bütün varlık alemini aklıyla tasavvur ve teşhise çalışır; ancak onun zihninde şekil bulan bu portre müşahhas ve belirgin değil, müphem ve belirsizdir, nazaridir.

   Onlara göre insanın kemali, varlık aleminin bütün sınırlarıyla onun zihnine yansımasıdır. Bu cihetle eski dönem felsefecileri bunu şöyle tabir etmekteydiler: İnsanın ayni alemle mutabık bir akıl alemi olması. Bu durumda insanın özü bir alem oluverir, ancak akılsal ve fikirsel bir alem. Şairin de demiş olduğu gibi:

Bilgiden azıcık nasibini alan kişi

Bizzat bir dünya olur, kendisi küçük bir alem kesilir.

   Evet, felsefecilere göre kamil insan, aklen kemale ermiş olan insandır. Bu akli kemalin manası ise, o kişinin zihninde varlık aleminin bütün boyutları ve bütün çerçevesiyle şekillenmiş olmasıdır. Bu şekil ve tasavvur; düşünce, istidlal ve akıl yoluyla meydana gelir onun zihninde; yâni aklını kullanarak ve düşünerek varlık aleminin aslını kavrar.Ancak, felsefeciler bununla da yetinmeyerek hikmeti iki planda ele aldılar:

  1- Nazari hikmet, ya da teorik bilgi: Bununla kastedilen, varlık dünyasını yukarıda anlatmış olduğumuz şekilde tanımaktı.

  2- Ameli hikmet, ya da pratik bilgi: [2] Bundan kastedilen de insan aklının tam anlamıyla varlığının güdü, güç ve donanımlarına hakim olabilmesidir.[3]

  Daha sonra şu neticeyi ortaya koyar felsefeciler: Varlık alemini nazari hikmetle yukarıda anlatıldığı gibi, düşünce ve istidlal yoluyla idrak edip kavrar ve ameli hikmetle de ilerleyip nefsinizi, bütün nefsi istek ve güçler akla tabi olacak şekilde aklın kontrolüne sokabilirseniz, kamil insan olabilirsiniz.

  Bu ekol, akıl ve hikmet; başka bir deyişle düşünce ve genel bilgi ekolüdür.

   AŞK EKOLÜ

   İnsan-ı kamil[4] konusunu ele alan diğer bir ekol ise aşk ekolüdür.

  İrfan ekolünden ibaret olan aşk ekolü ise insanın kemalinin aşka ve aşkının onu ulaştırdığı varlığa -ki bu da Hakk Teala"nın Zat-ı Akdesinden başka şey değildir- bağlı olduğunu söyler. Bu ekol, hareket ekolüdür; akıl ekolü gibi düşünce ekolü değildir. Akıl ekolünde hekim hareketten değil, düşünceden söz eder. Akılcılık ideolojisinde hareket, ancak zihin ve düşünce hareketidir. Halbuki aşk ekolü, bir hareket ve aksiyon ekolüdür. Ancak bu hareket yatay değil, dikeydir, giderek yükselen, yükseldikçe daha da yüceleşen bir harekettir. Bu hareket de daha sonra yatay harekete dönüşmektedir, ama, kemale ermek isteyen insanın hareketi ilkin dikeydir, Yâni Hakk Teala"ya doğrudur; O"na doğru komutlanış, O"na doğru yüceliş. Aşk yolunun yolcusuna göre hakikatleri anlayabilmek için akıl, düşünce ve istidlal yeterli değildir; O"na yaklaşabilmek için daha çok ruha önem vermek gerekir, zira insan ruhu gerçekten manevi bir hareket halindedir; onun bu hareketi, Allah"a varışa değin sürecektir. Bu cihetle aşk öğretisine inananlar, akılcılığı yererler daima.

   Edebiyatımızın[5] en ilginç bölümlerinden biri aşkla akıl üzerine yapılan münazara ve tartışmalardır. Bu münazaralar, genellikle irfan ehli tarafından yapılmış ve aşkın akla galip geldiği ilan edilmiştir. Zira bu düşünce ekolünün temsilcileri insanın kemale erebilmesi için akıl ve düşüncenin yeterli olamayacağı görüşündedirler. Onlar Akıl, insanın bütün varlığı değil, varlığının bir parçasıdır, akıl da göz gibi bir vesileden ibarettir derler. Son yüzyıl düşünürlerinden Breston da bu konu üzerinde önemle durarak insanın varlık cevherinin akıl değil, ruh olduğunu, ruhun aşk ve sevgi dünyasına ait olup Allah"a doğru hareketten başka bir eylemi olmadığını söyler. Bu cihetle aşk ve onu ihtiva eden ruh, akıl ve düşünceden üstün tutulur ve ona tercih edilir.

Aşk ve onun ilahi potasında eriyişi akla ve aklın istidlallerine tercih edişin örnekleri, Hafız"ın bazı şiirlerinde belirgin bir tarzda göze çarpar. Onların tevhid inançları apayrı bir manâ taşır; vahdet-i vücud tevhididir bu; böylesine tevhidi bir merhalede her şeyin şekli değişir, her şey hakkani bir şekle bürünüverir. Sonra da insan ve Allah ilişkisi çıkar ortaya. Bu ekolün ortaya koyduğu kamil insan modeli, sonunda tanrılaşır, ilahlaşır ve Allah oluverir; onlara göre gerçek kamil insan tanrıdan başka bir şey değildir. Bu anlamda kemale ulaşan insan kendisini aşar, benliği fani olur ve Allah"a erişir.

   KUDRET EKOLÜ

  Kamil insandan söz eden diğer bir ideoloji ve okul da ne akla, ne de aşka yer vermeyen, ancak ve ancak kuvvet ve kudrete inanan düşünce okuludur.

Bu görüşe göre kamil insan kudret ve güç sahibi olan insandır; çünkü kemal denilen şey güç ve kudrettir ancak; kuvvet ve iktidardır; hangi yolla, hangi surette olursa olsun, hangi anlama yorumlanırsa yorumlansın.

   Eski Yunan"da kendilerine sofist denilen bu akımın öncüleri söz konusu düşünceyi sarih bir şekilde gündeme getirmiş ve hak, kuvvettir! diyecek kadar ileriye gitmişlerdir. Onlara göre kudret ve güç hakkın ta kendisidir; bu anlamda güçlü insan, ne olursa olsun haklı insandır, güçlü olmayan zayıf insansa aynı düşünceden hareketle neticede haksızdır.

  Bu düşünce okuluna göre esasen adalet ve zulmün mefhumu yoktur, anlamsız birer kelimedir bunlar; aslolan kuvvettir ve hak da kuvvetten doğar; yâni güçlülük, haklılıktır. O halde insan bütün çabasını güçlü ve kudretli olmaya sarf etmeli, olabildiğince güçlenmeli ve bunun belli bir sınırı, ya da yolları olduğunu da düşünmemelidir.

  Son iki yüzyılın tanınmış düşünürlerinden olan Alman felsefeci Nietsche bu düşünce okulunu, sözüm ona, ihya edenlerin başında gelir. Sofizmin yeni uygulayıcısı diyebileceğimiz bu düşünür adeta büyük bir marifetmiş gibi bu okulun ana görüşlerini belirgin hatlarda topladı. Bu düşünce okuluna göre doğru olmak, dürüst davranmak, emanete hıyanet etmemek vb. iyi şeyler ve insani vasıflardır gibi düşünceler tamamen yanlıştır, insanilik ve iyilik terimleri saçmalıktan başka bir şey değildir. Düşkünün elinden tutmak, zayıfa yardımcı olmak anlamsızdır; bilâkis, zayıfı daha da ezmek ve düşenin elinden tutacağına beline bir tekme indirmek gerekir. Çünkü zayıf olmak en büyük suçtur zaten! O halde zayıfı cezalandırmak, düşmek üzere olana yardımcı olup elinden tutmak yerine, ayağına çelme takıp yere kapaklanmasına sebep olmak gerekir!.

Din düşmanı olan ve hiçbir tanrı inancı taşımayan Nietsche"e göre din, zayıfların icadı olan bir inançtır. Karl Marx"ın görüşünün tam tersi bir düşüncedir bu. Marxızme göre din, güçlülerin icadıdır; güçlüler, zayıfları kandırmak ve köleleştirip sömürebilmek için din düşüncesini ortaya atmışlardır

.Nietsche ise bunun tam tersini söyler ve Dini zayıflar icad etmişlerdirder. Ona göre zayıflar, güçlülerin gücünü sınırlamak amacıyla bu çareye başvurmuşlardır. Yeterince güçlü olmayanlar af, bağış, cömertlik, ruh, mertlik, insanlık, iyilik, adalet vb. kavramları ortaya atarak güçlüleri kandırmış, gerçekte insanoğluna ihanet etmiş; onların bu iyilik mefhumlarıyla kurdukları oyuna gelen güçlüler, neticede güçlerini sınırlamak zorunda kalmışlardır.

  Onlara göre nefisle mücadele denilen şey yanlış ve bir kandırmacadan ibarettir; aksine, nefsini alabildiğine tatmin etmek, tenperver ve canına düşkün olmak gerekir. Aynı şekilde eşitlik de saçmadır. Ne demek eşitlik?!. Egemen ve ezilen, ezen ve ezilen vardır ve olmalıdır da!. Bir grup (zayıflar), diğer bir grubun (güçlüler) egemenliği altında bulunmaya mecburdur; zayıflar güçlülerin egemenliğine boyun eğmeli, onlar için çalışmalı ve onlara hizmeti bir görev bilmelidirler, çalışmaktan, ezilip horlanmaktan canları çıkıyor olabilir, çıkmalıdır da!.Onların görevi, güçlülerin daha da güçlenmesine yardımcı olmaktır! Zira ancak bu şekilde en üstün -en güçlü- insan meydana çıkabilecektir!.

  Bu düşünce okuluna göre kadın erkek eşitliği de yanlış ve anlamsız bir kavramdır, kadın haklarından söz edilemez; çünkü erkek güçlü, kadınsa zayıftır. O halde erkek kadından daha üstündür ve kadın, ancak erkeğe -erkek daha güçlü olduğu için- hizmet etmek için vardır, onun yaratılışının tek sebebi de budur zaten!.

  Bu düşünce okulunun görüşleri kısaca bunlar. Bu okula inananlara göre üstün insan, kamil ve yüce insan, güçlü olan insandır. Başka bir deyişle üstünlük ve kemalin ölçüsü güçtür, güçlülüktür.

Şehit Murtaza Mutahari


[1]- Cum"a, 2.

[2]-Elbette ameli hikmet de akla aittir.

[3]- Ahlak kitapları da bu konu üzerinde durur genellikle, aklı öncü kabul ederler; yâni bizim ahlakımız Sokratçı bir ahlaktır derler, Sokratçı ahlak ise akılcılıktır, yâni her şeyin değer ve mefhumu akılla tespit edilir; akıl, yegane ölçüdür. Senin aklın mı şehvetine hakimdir, yoksa şehvetin mi aklına? Aklın mı öfkene egemendir, öfken mi aklına? Hangisi üst gelir sende? Aklın mı kuruntu ve korkularına egemendir, yoksa kuruntu ve korkuların mı aklına?

[4]- Daha önce de değindiğimiz gibi insan-ı kamil ibaresini ilk olarak arifler söz konusu etmişlerdir.

[5]- Ne yazık ki edebiyatımızda bunlar tanınmayan şeylerdir. Hatta edebiyat fakültelerinde bile bu tür sözler kavranamıyor; dolayısıyla olduğundan tamamen değiştiriliyor.

İslam"da Mükemmel İnsanı Tanımanın Yolları

Mevlana ve İnsan 1

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)