• Nombre de visites :
  • 2434
  • 11/11/2008
  • Date :

İslâm Ve Ekonomik Sorunlar   2

mescid

       İslâm'da özel mülkiyet hakkı; faiz, spekülasyon, sahtekârlık, yağmacılık, beleşçilik, rüşvet, gasp ve hırsızlık temelleri üzerine kurulu değildir, İslâm bu yollarla edinilen serveti meşru görmez. İslâm'ın helâl kazanç için belirlediği bu kural ve getirdiği bu kısıtlamalarla servet, bugün kapitalist sistemdeki gibi tehlikeli boyutlarda artmayacak ve İslâm toplumu, kapitalizmin getirdiği kaçınılmaz krizler ve acı sonuçlardan uzak kalabilecektir.

       Kapitalizm sistemi, ekonomik tahavvüller gereği bugünkü hâlini almış olması gereken özel mülkiyet sistemiyle aynı şey değildir. Zira kapitalizmin güçlenip genişlemesi ancak iki şeyle mümkündür: Spekülasyon ve faiz! Nitekim bizzat ekonomi tarihçileri kapitalist ekonomi sisteminin ortaya çıktığı ilk günlerde basit, hatta faydalı bir sistem olduğunu, ama ekonominin geçirdiği kaçınılmaz evreler sonucu faize dayalı iç borçlanmalarla bugünkü zararlı hâline geldiğini yazmaktadırlar. Keza, küçük şirketler ve küçük üreticilerin iflâsına yol açıp, ayakta kalabilmek için büyük bir şirket hâlinde birleştikleri veya küçük sermayelerin yaşayabilmek için büyük sermayelere katılmak zorunda kaldığı "kapitalizmin amansız rekabetleri" vurgun, stokçuluk ve spekülasyonu beraberinde getirmektedir. Kapitalist düzenin en önemli faktörü ve servet yığmanın en iğrenç etkenleri olan faizle spekülasyon İslâm'da haram edilmiş ve yasaklanmıştır. Çünkü faiz hadsiz hesapsız servetleri dört bir yandan kapitalistin kasasına akıtmakta ve halkı günbegün perişan ve daha fakir hâle getirmektedir.

       Farklı sınıflar arasında ekonomik denge sağlayabilmek amacıyla servetin belli ellerde birikmesini engellemek için İslâm'ın getirdiği mükemmel kurallardan biri de zekât ve humus sistemidir. Bu sistem bütün toplum bireylerine uygulanmakta ve her yıl servet ve mülk sahiplerinin varlığının belli bir kısmını azaltmaktadır.

        Sermayenin belli odaklarda birikmesi ve tekelleşmenin önlenmesi ve sermayenin belli bir dengeyle umumun istifadesine açık olması için İslâm'ın koyduğu kanunlardan biri de bugün bazı ülkelerde adına millî servet veya kamu malları denilen sermayelerin İslâm devletinin idaresine bırakılması ve ormanların, meraların, akar suların, çorak ve ölü arazilerin, bütün maden, taş, ağaç ve bitkileriyle dağların, kamuya ait vakıfların, sahibi belirsiz malların, bir savaşa girmeden Müslümanlara bırakılmış olan toprakların, keffarelerin, mirasçısı olmayan veya bulunmayan mirasların vb. varlıkların İslâmî yönetimin elinde olmasıdır. Bunların bir kısmı İslâm devletinde, Müslümanların emiri olan ululemrin uhdesine bırakılmıştır ki, o da bunları kamu ihtiyaçlarını gidermek için harcamakla mükelleftir zaten. İslâm'ın miras konusunda vazettiği kanunlar da, servetin diğer nesillere sağlıklı aktarımını sağlamaktadır.

       Diğer taraftan özel mülkiyetin İslâmî düzendeki doku-nulmazlık sınırı, toplumun maslahatıdır, toplumun maslahatı tehlikeye düşecek olursa özel mülkiyetin dokunulmazlığı kalkar ve böylesine olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde adil olan İslâm devleti, belirlenmiş olan özel kurallar çerçevesinden taşmamak kaydıyla, baş gösteren tehlikeyi gidermek ve İslâm ümmetinin geleceğini koruyabilmek için gerektiğinde özel mülkiyete müdahale edip, belli bir denge kurabilir. İslâm'ın genel hukuk düzeninde İslâm devletine böyle bir yetki verilmiştir. İslâm devletinin başkanı -imam- bütün servetlerin bir avuç zengin sınıfın elinde birikmesine ve buna karşılık bir başka kesimin açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranmasına seyirci kalamaz. Esasen böyle bir durum İslâm'ın usul ve prensiplerine kesinlikle aykırıdır. Bugün batı dünyasında kökleşmiş bulunan çirkin kapitalist düzene İslâm'da yer yoktur; yüce İslâm dini, bir avuç ultra zengin sınıfın keyfi ve çıkarları için kölelik, savaş ve sömürücülüğün yayılmasına izin vermez asla.

Kur'ân-ı Kerim'de Haşr Suresi'nin 7. ayetinde mealen: "Mal ve servetin dağıtımı ve bölüştürülmesine belli kurallar koymamızın sebebi, aranızdan belli bir zengin sınıfın, bütün varlık ve servetleri ele geçirmesini önlemektir." buyrulur.

       Toplumun zararı bireyin de zararı olduğundan, böyle bir düzende toplumla bireyin hukuku arasında hiçbir zaman çatışma ve sürtüşme olmaz. Binaenaleyh İslâm dini özel mülkiyete saygı göstermekte ve insanların bu doğal eğilimlerine olumlu yaklaşarak helâl sınırlar çerçevesinde olması kaydıyla sermaye sahibinin taraftar olduğu bütün kolaylıkları özel sermayeye tanımaktadır ve aynı şekilde olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde özel mülkiyeti, kamu lehine olacak şekilde kullanabilmekte ve gerekli müdahalede bulunabilmektedir.

      İslâm; sermaye ve para gücünün yol açabileceği muhtemel zulüm ve haksızlıkları önleyici ve giderici tedbirleri önceden alan hukukî bir düzenlemeye sahip olduğu hâlde, bunu yeterli görmemiş ve ahlâkî açıdan da bireyleri Allah yolunda infak ve bağışta bulunmaya teşvik etmiş, bu ahlâkî ve kültürel çağrıyla kanunî düzenlemeler arasında paralellikler oluşturmuştur. Bu konuda İslâm'ın getirdiği fevkalâde öğretici ve eğitici ahlâkî prensipler insanî duyguları harekete geçirmekte ve Müslümanın, din kardeşlerinin ihtiyaçları karşısında kayıtsız kalmasına engel olmaktadır.

       İslâm; servetin belli bir grubun elinde birikmesiyle ortaya çıkan savurganlık, israf, ayyaşlık ve keyifçiliğe karşıdır ve bununla mücadele eder, zenginlerin cimrilikte bulunup fakirlere yardımcı olmamasını alenen kınar ve Allah yolunda infakta bulunulmamasını eleştirir. Genel fakirliğe neden olan "işverenin, çalışanın emeğini tam ödememesi ve ona zulümde bulunması"nı haram ilân edip yasaklar ki, bu güzel çağrı ve bu insanî tutum insanın Rabbiyle irtibatını güçlendirip insanî duyguların güçlenmesine de yardımcı olur.

        İşte bu İslâmî terbiye sayesindedir ki Müslüman bir insan, Rabbinin rızasını kazanmak ve ahiret sevabını elde edebilmek için yaşar; bu gaye doğrultusunda dünya malı ve bütün lezzetler onun nazarında değersiz olur. Nitekim kötü niyetlilikler, adaletsizlikler, haksızlık ve zulümler hep insanların Rableriyle ilişkilerini kesmeleri ve hesap gününün varlığını unutmalarından ileri gelmektedir. Hâl böyle olunca insanoğlunun vicdanî ölçüleri tuhaflaşmakta, bu bozulmanın ardından bireyin toplum ve yaratıcıyla, hatta kendisiyle olan ilişki ve irtibatları zikzaklar çizmekte, kesikliklere uğramaktadır.

       İnsanoğlunun yaratıcısıyla olan ilişkilerinde bozulma ve yozlaşma yaşandığı hâlde sosyal, fikrî ve ahlâkî ilişkilerinde bozulmanın yaşanmadığı bir zaman dilimine rastlamak mümkün değildir. Rabbiyle yakın irtibatları olan bir insanın, diğer insanların hakkını yemesi ve hemcinslerine zulümde bulunmaktan çekinmemesi; mal ve servet uğruna Allah'ın kullarıyla çekişme ve sürtüşmeye girmesi imkânsızdır.

      İslâm'da birey ve toplumun çıkar ve maslahatlarına nezarette bulunmak ve kollamak, İslâm devletinin vazifesidir. İslâm devleti, hürriyetin yanlış kullanımı ve serbestilerin zararlı şekilde pratiğe geçirilmesini önler ve bu yolda hiç müsamaha göstermeden kanunu uygular. Dahası, İslâm toplumunda güzel ahlâk ve insanî erdemlerin yayılması ve toplumun temiz bir hâle getirilmesine nezarette bulunulması bütün Müslümanların da dinî vazifesidir aslında. Böylece İslâmî sistemde bireyin kişiliği yapıcı, olumlu ve faal bir unsur olarak toplumun günlük yaşamında hak ettiği konuma kavuşturulmuş olmaktadır.

      Binaenaleyh, kapitalist sistemin zarar ve koflaşmalarından tamamen uzak olan İslâmî sistem, komünist sistemden de üstün ve çok daha ileri bir adalet düzenine sahiptir; İslâm sağın da, solun da aşırılıklarından arınmış bir düzene sahiptir. Kendine has bu muazzam denge ve adalet sistemiyle yüce İslâm dini, komünizm ve kapitalizm ufuklarının çok ötesinde ve fevkalâde parlak bir ufku insanlığın önüne açar.

       Bu arada dikkat edilmesi gereken husus, İslâm'ın bedi ve yepyeni bir din olmasıdır. Bu mükemmel din, sosyal adalet denilen şeyden kimsenin haberi bile olmadığı ve ekonomik faktörün hiçbir anlam ifade etmediği bir ortam ve zaman diliminde çıkmıştır ortaya.

    İslâmî dünya görüşünde insan hiçbir zaman ekonomi veya bir başka faktörün cebir ve zorlamasına mahkûm olmamıştır; bilâkis, insan, bu varlık âleminin faal ve olumlu olan yegâne gücüdür. Bu nedenle de insan, ekonomik gelişme ve değişimlerin sürükleyip götürdüğü bir köle ve "tarihî zorlamaların esiri olan bir mahkûm" değildir; bilâkis, insan kendi irade ve gücüyle kendi istediği ekonomik düzeni kurar. İslâm'ı diğer ekonomik okullardan ayıran en önemli fark bu dinde değişim zorlaması diye bir faktöre yer verilmemesidir; toplumun ekonomik kaderinin böyle bir faktöre teslim edilmemesi ve bu şekilde "ekonomik zorunluluk gereği"(!) bir sınıfın diğer sınıfa tahakküm ve dayatmada bulunamaması ve bir grubun diğerini sömürememesidir.

        Amerikalı felsefeci William James'la İngiliz felsefeci Harold Lawshy, John Strashi ve Bertrand Russell ve bir diğer ABD'li araştırmacı yazar Walter Lipmen gibi birçok çağdaş düşünür, hem kapitalist düzeni, hem komünizmi eleştirmekte ve dengeli bir çözüm aramaktadırlar. Bu düşünürler komünist sistemin ferdî hürriyet, bağımsızlık ve iradeyi dumura uğrattığını; bireysel ve sosyal sahalarda yönetim mekânizmasına mutlak yetki vermek suretiyle ferdin yapıcı ruh ve yeteneklerini bu baskı ve hafakan atmosferinin karanlığında boğduğunu, bireyin tekâmül ve gelişme imkânının sıfırlandığını hatırlatmaktadır.

       Diğer taraftan kapitalizmin ürünü olan batı demokrasisi de bireye aşırı serbesti tanıyarak sosyal koordineyi alt üst etmekte, para ve servet sahibi bir avuç zengin ve nüfuz sahibi ayrıcalıklı kesim, bütün imkân ve üretim sistemlerini kendi tekellerine geçirmekte, halkı kendi ekonomik iradelerine tâbi hâle getirmekte ve iktidar mekânizmasına kolaylıkla sızabilmekte, iktidarı istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Her iki sistem de koflaşmıştır bugün, bu nedenle de insanlık üçüncü bir çıkış yolu aramaktadır; her nevi aşırılıktan uzak olan ve hem bireyin, hem toplumun hak ve çıkarlarını adil bir şekilde temin edebilen bir yol olmalıdır bu. Çağdaş sistemlerin eksiklerinin farkına varmış bulunan bu felsefeciler, 14 asır önce İslâm'ın getirmiş olduğu ekonomik düzenden daha adil bir sistem bulabilmiş midir sahi?

        Bir taraftan bireye makul ve insanî bir çerçeve dahilinde hürriyet ve serbesti tanırken, diğer taraftan tehlikeli ve azgın kapitalizm düzenini dizginleyip kontrol altında tutan ve insanlığı içine düştüğü bu şaşkınlık ve zavallılıktan kurtarabilecek olan dengeli ve ılımlı orta yoldur İslâm...

       İslâm'ın hukukî, sosyal vb. konulardaki kanun ve düzenlemeleri asırlar boyunca İslâm toplumunun bütün ihtiyaçlarına en mükemmel karşılığı verebilmiş; çeşitli beldelerde yaşayan çeşitli ırk ve milletlere mensup İslâm ümmetinin sosyal ve ekonomik yaşamını en mükemmel şekilde düzenleyip organize etmiştir. İslâm toplumları geçmişte hukukî düzenleme ve kanun koyuculuk sahasında hiçbir zaman ecnebilere ihtiyaç duyacak hâle gelmemiştir. Binaenaleyh çeşitli değişim ve tahavvüllere şahit olan çağımızda da İslâm'ın aynı mükemmel hukukî sistemi İslâm toplumlarının bütün ihtiyaçlarını en sağlıklı şekilde temin edip İslâm ümmetini en iyi şekilde idare edebilecek potansiyel ve güce sahiptir.

      İnsan yaşamının maddî ve ruhî bütün boyut ve ihtiyaçlarını dikkate alan ve günlük yaşamın akla gelebilecek her boyutu için en mükemmel çözüm ve organizeyi getiren bu emsalsiz nizam; tabiat ve fıtratın kurallarına uygun ve insanın doğasıyla uyumlu olduğundan asla eskimemekte, köhnememekte ve tıkanmamaktadır.

      İslâm'ın getirdiği temel kural ve prensipler, insanlığın tarih boyunca görüp yaşadığı bütün kural ve prensiplerden daha ileri olup insanî, ılımlı ve dengeli yapısıyla bütün beşerî kanun ve kurallardan üstündür. İslâm hüküm ve prensipleri, insanları kendisine davet eden beşerî sistemlerle karşılaştırıldığında, onlardan ne kadar ileri olduğu görülecek, ilâhî sistemle beşerî sistem arasındaki farklılıkların neler olduğu kolayca anlaşılacaktır.

      Paris Hukuk Fakültesi 1951'de yayınladığı bildiriyle "İslâm Fıkhını İnceleme Haftası" başlattı ve çeşitli ülkelerdeki İslâm alimleri ve dini kuruluşlara birer yazı göndererek, belirlenen bazı konularda İslâm fıkhının görüşünü iletmeleri ve gerekli görmeleri hâlinde bu konular dışında, başka meseleler hakkında da İslâm fıkhının görüşünü aktarabilecekleri bildirildi. Fransızların belirlediği konular şunlardı:

1- İslâm fıkhında mülkiyet hakkını ispat ve belirleme yöntemleri.

2- Kamu ve amme menfaati gereği özel mülkiyete el konulmasının şartları ve hâlleri.

3- Cinayetle ilgili mevzuat.

4- İslâm mezhepleri arasında fıkıh konusundaki karşılıklı etkileşimler.

        Bu konferansa başkanlık eden Paris Avukatlar Barosu Başkanı, konferansın son oturumunda şu açıklamada bulunuyordu:

"İslâm'ın hukuk sisteminin donuk olduğu ve yeni olay ve mevzular karşısında yetersiz kalıp gerekli çözüm potansiyeline sahip bulunmadığı yolunda şimdiye kadar kendi zihnimizde oluşturduğumuz zihniyet ve önyargılarla; bu konferans boyunca bizzat görüp anladığımız tam aksi cihetteki gerçekleri nasıl aynı kefeye koyabiliriz?.. İslâm hukukunun muazzam bir dikkat ve fevkalâde bir derinlik ve çok mükemmel bir potansiyele sahip olduğunu bu konferansta hepimiz gördük... Evet, İslâm hukukunun çok geniş bir kapsam gücü var, çağımızın bütün ihtiyaç ve sorunlarına en mükemmel çözümleri getirebilecek bir yapısı var. İslâm fıkhını incelediğimiz bu özel haftayı şu kapanış bildirisiyle noktalıyorum:

    "Hiç şüphesiz, İslâm fıkhı günümüz dünyasının hukuk ve kanun konularında faydalanabileceği çok zengin bir kaynağa sahiptir. İslâm mezheplerinin farklı fıkhî hükümleri, hukukî hazinelerle dolu şaşırtıcı bir zenginliğe sahip bulunmaktadır. Bu hükümler yelpazesinde İslâm fıkhı çağın bütün ihtiyaçlarını en mükemmel şekilde giderebilir."


İslâm Ve Ekonomik Sorunlar   1

İslâm ve Toplumsal Mülkiyet

 

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)