• Nombre de visites :
  • 1948
  • 6/10/2008
  • Date :

Peygamber Aşığı

peygamber a????

   Hicret'in 9. yılının Recep ayıydı. Resulullah (s.a.a) Müslümanlara, İslam sınırlarına tecavüz eden ve İslam'ı yok etme talaşında olan Rumlarla savaşmak için hazırlanmalarını emretti. Müslümanlar zor günler yaşıyordu ve havaların en sıcak ve yakıcı günleriydi. Müslümanlardan bazıları çeşitli bahanelerle savaşa katılmakatan çekindiler. Resulullah (s.a.a) ve vefalı yareni Medine'den hareket ettiler. İslam ordusu ilerledikçe, sıkıntılarda  artıyordu. Birisi ordudan geri kaldığında kaldığında müslümanlar Resulullah'a gelerek bunu haber veriyor, Allah Resulü de cevaplarında şöyle buyuruyordu:

"Bırakın onu; eğer onda bir hayır olursa, Allah çok geçmeden onu size ulaştırır. Eğer onda bir hayır yoksa, Allah sizi ondan kurtarmıştır."

  Bir ara ordunun arkasından bakanlar Ebuzer'i de görmediler ve şöyle söylenmeğe başladılar: Ebuzer-i Gıfâri de geri kaldı. Galiba geri dönmek niyetinde. Resulullah'a gelerek durumu haber verince Allah Resulü bu sefer de aynı soğukkanlılıkla sözünü tekrarladı: "Bırakın onu; eğer onda bir hayır olursa, Allah çok geçmeden onu size ulaştırır. Eğer onda bir hayır yoksa, Allah sizi ondan kurtarmıştır."

  Ebuzer'in zayıf ve yaşlı devesi, güçlükle yürüyebiliyordu. O başkalarından geri kalmamak istiyordu, ama bu mümkün olmuyordu. Ve bilahare deve artık tamamiyle durmuş, hareket edemiyordu. Ebuzer her ne pahasına olursa olsun deveyi yerinden kaldırmaya ve yürütmeğe çalıştıysa da buna muvaffak olamadı. Çbalarının faydasız olduğunu görünce, mecburen deveden indi ve yükünü omuzlarına alarak yola düştü. Ordu epeyce uzaklaşmıştı. Ebuzer hızlı adımlarla ilerlemeğe çalışıyordu; ama başaramıyordu; yorgundu; susuzluk ve sıcaktan bitkin düşmüştü. Omuzundaki ağır yükü de bir başka problemdi. Zaman geçtikçe Ebuzer ile ordu arasındaki mesafe de açılıyordu. Bir süre sonra ordu artık görünmez oldu. Görünen tek bir şey vardı, o da uçsuz bucaksız kurak bir çöldü.  Çevresine bakındı; epey ötede bir dağ ve dağın üzerinde birkaç parça siyah bulut vardı. Ebuzer dağa ulaşıp bulutların gölgesinde biraz dinlenmek için ve belki orada biraz su da bulma ümidiyle oraya doğru hareket etti.

  

Dağa vardığında yerin yaş olduğunu gördü. Evet yanılmıyordu. Biraz önce yağmur yağmıştı. Biraz su bulabilmek için gezinmeğe başladı; ancak görünürlerde su diye bir şey yoktu. Tan umudunu kesmek üzereydi ki, büyük bir taşın üzerindeki çukurlukta, yağmur suyunun biriktiğini gördü. Su çok temiz ve berraktı.

Ebuzer'in gözlerinde şimşekler çaktı. Üzerindeki yükü bir kenara bırakarak, yere diz çöktü ve bir avuç su içti. Su Ebuzer'e ferahlık vermişti. Her iki avucuyla bir daha içmek istedi; fakat bir anda Resulullah'ı (s.a.a) ve İslam ordusunu düşündü. Kendi kendine söylenmeğe başladı: "Otuz bin müslüman benim gibi susuzdur. Habibib Resulullah da kesin susuzdur ve içmeye su bulamıyordur. Hayır, ben bu susyu içmeyeceğim ve Peygamber'e götüreceğim. O içmediği müddetçe ben de bu sudan içmeyeceğim."

  Ebuzer vakit kaybetmeksizin yanındaki su kabını doldurarak yola koyuldu. Susuzluktan yanıyordu; ama o gitmeğe karalıydı. O suratle ilerliyor, ama bir türlü orduya ulaşamıyordu.

   Güneş batmak üzereydi. Ebuzer, artık orduya ulaşamıyacağını sandığı bir sırada, uzakta bir karartı gözüktü gözüne. Adımlarını sıklaştırdı; epeyce ilerledikten sonra O karatının İslam ordusu olduğunu farketti. Ebuzer sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Ordudan da bazıları uzaktan bir karatının kendilerine doğru ilerlediğini farketmişti. Ama mesafe uzak olduğu için, onun Ebuzer olup olmadığı belli değildi. Bunu görenlerden biri Resulullah2ın yanına koşarak: "Ya Resulallah, orduya doğru bir karartı gelmektedir; yaya birisi olsa gerek" dedi.

Allah Resulü (s.a.a) karartıya biraz baktıktan sonra "Bu gelen Ebuzer olsa, ne iyi olur!" buyurdu.

Biraz sonra Resulullah'ın yanındaki birisi sevinçle haykırdı: "Allah'a and olsun ki tâ kendisidir; Ebuzer'dir bu!"

   Resul-i ekrem (s.a.a) gelenin Ebuzer olduğunu görünce şöyle buyurdu: "Allah-u Teâlâ Ebuzer'i bağışlasın. O yalnız yaşıyor; yalnız ölecek ve mahşer günü de yalnız kalkacaktır!"

  Ebuzer Resulullah'ı görünce bütün yorgunluk ve susuzluğunu unutmuştu; koşar adımlarla ilerlemeye başladı; Allah Resulü'ne ulaştığı sırada susuzluk ve bitkinlikten bayılıp yere yığıldı. Resul-i Ekrem (s.a.a) onun üzerindeki yükü açarak bir kenara bıraktı. Ebuzer'in susuzluktan dudaklarının çatladığını görünce, etrafındakilerden su getirmelerini istedi.

   Ebuzer güçlükle gözlerini açarak, çok ince ve zayıf bir sesle "Kendi su kabımda su var ya Resulallah" dedi!

Resulullah hayretle sordu: "Peki suyun vardı da neden içmedin?

Ebuzer güçlükle konuşmaya başladı: "Aman babam sana feda olsun; yolda gelirken biraz su buldum. Sizin de susuz olabileceğinizi düşünerek, onu imeyip size getirdim. Siz içtikten sonra ben de içerim diye düşündüm!!"

İşte Peygamber aşığı Ebuzer ve Peygamber'den sonra ona reva görülenler!

  O Yalnız  Yaşar; Yalnız Ölür Ve Yalnız...

  Allah Resulü'nün Tebûk gazvesinde Ebuzer hakkında söylediği bu söz,  tam 23 üç yıl sonra gerçekleşmiş oldu. Tek suçu hak ve hakikati söylemek ve adalete davet etmek olan Ebuzer, bu suçundan (!!) dolayı sürgünde bulunduğu Rebeze çölünde, günden güne bedenî gücünü kaybederek yatağa düştü. O, artık iniş-yokuşlarla dolu ömrünün son saatlerini geçiriyordu. Vefalı eşi bir taraftan onun nurlu ama çilekeş simasına bakarak ağlıyor; bir taraftan da kocasının alnından akan ter damlalarını siliyordu. Ebuzer sordu: "Neden ağlıyorsun?"

   -Çünkü sen ölürsen şimdi, seni kefenleyecek bir elbise bile yoktur yanımda!

   Güneşin ufuktaki batışı gibi hüzün dolu bir tebessüm sardı dudaklarını ve şöyle dedi vefalı eşine:

   -Sakin ol; ağlama. Ben bir gün bir grup sahabiyle birlikte Allah Resulü'nün (s.a.a) huzurundaydım. Resulullah yüzünü bize çevirerek şöyle buyurdu: "Sizden birisi, bir çölün düzünde, insanlardan uzak bir şekilde ölecek ve bir grup mu'min (gelerek) onu defnedeceklerdir." O gün o toplantıda bulunanların hepsi, insanların bulunduğu ve yaşadığı yerlerde dünyadan göçmüşlerdir. Onlardan henüz yaşayan bir tek ben kalmışım; bu yüzden Allah Resulü'nün haber verdiği kimse, hiç şüphesiz benim. Ben öldükten sonra, Irak hacılarının yolu üzerinde otur; çok geçmeden mu'minlerden bir grup gelecektir; benim ölümümü onlara heber verirsin.

   Eşi "Artık kervanların geçme zamanı sona ermiştir" deyince, şu cavabı verdi Ebuzer: "Sen yolu gözetle; Allah'a and olsun ki ne ben yalan söylüyorum, ne de bana heber veren kimse yalan söylemiştir." İşte bu Ebuzer'in son cümlesiydi; bunu söyledikten sonra, aziz ruhu melekut âlemine göçüp gitti.[1]

   Evet, Ebuzer'in söylediği gibi, çok geçmeden, Abdullah bin Mes'ud, Hucr bin Adiyy ve Mâlik-i Eşter gibi büyük şahsiyetlerin de içinde bulunduğu bir kafile uzaktan belirdi. Onlar yaklaştıklarında, ilginç bir manzarayla karşılaştılar. Abdullah dikkatle baktığında, cansız bir bedenin yerde yattığını ve yanında da yalnız bir kadın ve çocuğun ağladığını gördü.

   Abdullah binitinin yularını onlara doğru çevirdi; kafile de onu takip etmeğe başladı. Abdullah yakından cansız bedeni görünce şaşırıp kaldı; bu dostu ve İslam'daki kardeşi Ebuzer'di!

   Gözlerinin yaşarmasına engel olamadı. O pak bedenin baş ucunda durdu. Aniden Resulullah'ın Tebûk seferinde onun hakkında buyurduğu sözü hatırladı ve şöyle dedi: "Evet, Allah Resulü doğru söylemiştir; sen yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız dirilirsin mezarından!"

   Daha sonra Abdullah, onun mutahhar bedenine namaz kıldı ve beraberce defnettiler Ebuzer'i. Defin işlemlerinin ardından, Mâlik-i Eşter onun mezarının başında durup şöyle dedi: "Allah'ım, bu, Resulullah'ın dostu, arkadaşı Ebuzer'dir. O ömür boyu sana ibadet etti. Senin yolunda müşriklerle cihad etti ve hak yolunu takip etmede asla şaşmadı. Ancak dili ve kalbiyle fesat ve münkerle mücadele ettiği için, zülme, haksızlığa, mahrumiyet ve tahkire uğradı. Sürgün edildi ve bilahare gurbet ve yalnızlık diyarında can verdi!"[2]

  

Allah'ın selamı, rahmet ve berekatı ona ve hak ve hakikat yolunun bütün sâdık yolcularına olsun. Amin!

--------------------------------------------------------------

[1]- Üsd-ül Gâbe, C.1, S.302, Tabakat-ı İbn-i Sa'd, C.4. S.233, Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.302.

[2]- Ed-Derecât-ür Rafia, S.252.

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)