• Nombre de visites :
  • 1424
  • 12/8/2008
  • Date :

TECELLÎ Mİ, ÂYET Mİ?

muhammed

    Dini düşüncemizin mevcut durumu, bu konuda konuşurken ve yazarken seçtiğimiz kelimelerle belli olur; onları kullanma tarzımıza ve kendilerine yüklediğimiz anlamlara bağlı olarak şekillenir. Hâliyle dinî edebiyatımız bu hususta büyük önem taşır. Zira halkın din anlayışı ve kültürü, geniş ölçüde ona tâbidir.

Halk, özellikle din ile tasavvuf arasındaki ayrılığı fark etmemekte ve bu ikisini aynı şeymiş gibi algılamaktadır.

  Böyle olunca da, önüne konulmuş tasavvuf edebiyatının, dinî hakikatleri aynen yansıttığını ve bu konuda tartışmasız bilgiyi temsil ettiğini zannetmektedir. Oysa bu doğru değildir. Gerçekte dinî kavramlar ile, tasavvufun sonradan onlar için kurguladığı bir tür yorum geleneği hayli farklı, hatta epey uzak şeylerdir. Şimdi açıklamaya çalışacağımız gibi, bazen aralarında şaşırtıcı aykırılıklar dahi bulunmaktadır.

    Bu yazımızda, tasavvufun etkisiyle yoğrulmuş olan dinî edebiyatımızda sıklıkla kullanılan “tecellî” kelimesi üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü bu kelimenin, tasavvufî fikirlerin etkisi altında şekillenmiş bulunan halihazır kullanım tarzı, yaşayan dinî düşüncemizi; Kur’ân’ın açık mesajı ile bağdaşmayan bir üslûba büründüren ve iman esaslarına hiç uymayan bir mecraya çeken çarpıcı bir örnektir.

    Pek bâriz olan bu aykırılığın üzerinde durulması, benzeri konulara dikkat çekeceği için, ayrıca, aynı yolda geniş bir sorgulama lüzumunu da gündeme taşıyabilir. Böyle kapsamlı bir çalışmaya ise, çok ihtiyacımız vardır.

Kur’ân-ı Kerim’in konuya ışık tutan âyeti meâlen şöyledir:

 “..... (Musa) ‘Rabb’im’ dedi; ‘göster bana (kendini), Seni göreyim’ (Allah) Buyurdu ki: ‘Beni asla göremezsin! Ama dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.’ Rabb’i dağa tecellî edince (kendisini dağa gösterir göstermez) onu paramparça etti, Musa da bir çığlık atarak yıldırımla çarpılmış gibi baygın düştü. Ayılınca ‘Sen münezzehsin!’ Dedi; ‘Tevbe ettim Sana. Ve ben iman edenlerin ilkiyim!’”                                                                                                 (A’raf sûresi, 7/143) 

   Bu âyet Hz. Musa’ya ait çok özel bir olayı anlatmaktadır. O, Rabb’ini görmek istiyor ve duasında bu arzusunu seslendiriyor. Kendisine, bunun mümkün bulunmadığı cevabı veriliyor ve niçin mümkün bulunmadığının anlaşılması için de, ona çok özel bir tecrübe lütfedileceği bildiriliyor. Rabb’i, kendisini dağa gösterecek, Musa da oraya bakacaktır. Eğer dağ yerinde durabilirse, Musa için de Rabb’ini görmek artık kabil olacaktır. Rabb’i kendini dağa gösterir göstermez, onu paramparça eder ve bunu izleyen Musa da anında çığlık atarak yıldırım çarpmışçasına baygın düşer. Dağ gibi kaba, sert ve duygudan uzak pek mukavim bir kitle bile Rabb’inin ‘tecellisi’ (kendini göstermesi) karşısında, bu harikulade olayı taşıyamamış ve anında bütün varoluş bağları çözülmüştür. Ortada bir dağ kalmamıştır artık. Musa ise, dolaylı olarak izlediği bu emsâli bilinmedik olay karşısında hiç dayanamamış; yere serilmiştir.

     Kendine gelince hemen Rabb’ini tenzih eder; O’nun Subhân oluşunu seslendirerek yaratılmışlardan kesinlikle ayrıldığını terennüm eder. O öylesine aşkındır ki, eksik ve kusurlu bulunan yaratılmışlardan bütünüyle farklıdır. Ve onlara ait nitelemelerden son derece uzaklaştırılması ve tamamen arındırılması gerekendir. Bilgi itibariyle kuşatılması ve idraki de mümkün olmadığından, elbette görülemez. Bunu bir defa daha ve iyice yakından anlayan Musa, isteğinin muhâl kaçtığını kavramış olarak pişmanlık duyar ve tevbe eder. Ve en kuvvetli bir inanç ifadesi olarak, kendisini imanda ilk hissettiğini duyurur. İmanındaki güçlülüğün heyecanı ile kendi hemcinsleri içinde onu benimsemekte en ileride bulunduğunu böylece ilân eder.

kuran-dua

     Musa Peygambere nasib olan bu pek istisnaî olay, ‘Allah’ın tecellîsi’nin sırf o vaka ile ilgili tamamen olağandışı bir hâl olduğunu göstermektedir. Bir defaya mahsus olarak vuku bulmuş fevkalâde bir tecrübedir. Kur’ân-ı Kerîm’in başka hiçbir yerinde böyle bir tecellî olayından veya benzeri bir hâlden söz edilmemiştir. Şu görülüyor ki, Kur’ân-ı Kerîm bu muhkem âyetinde, ilâhî tecellînin mümkün bulunduğunu; ancak, Hz. Musa’nın duasına icabeten, belki yalnızca onun için -mucize kabilinden- gerçekleştiğini; en önemlisi de, üzerinde cereyan ettiği varlığı paramparça ederek dağıttığını ve bu tecrübede görüldüğü gibi, insanın onu dolaylı olarak bile izlemeye tahammül edemediğini açıklamıştır. Konumuza ışık tutan âyet, mükevvenatın ve insanın böyle bir tecellîyi asla taşıyamayacağı hususunda nettir.

     Artık bu bilgiden sonra, içinde yaşamakta olduğumuz dünya hayatında, ne zatı ile veya isim ve sıfatlarıyla ilâhî tecellînin vukuundan ve ne de insanın bunu müşahedesinden söz edilemez. Bu yolda öne sürülen iddialar hiçbir temele dayanmamaktadır. Çünkü vahiy bunun mümkün olmadığını göstermiş, insanları bu hususta kesin bilgi ile aydınlatmıştır. Şu halde hiç kimsenin, kalkıp da, sıradan ve hep gözlemlenen bir hâlmiş gibi, Allah’ın ya da O’nun sıfatlarının tecellîsinden bahsetmeye yetkisi ve mezuniyeti yoktur. Doğada veya bir hâl ya da bir olayda böyle bir tecellî bulunduğunun ileri sürülmesi mümkün de değildir, caiz de olamaz. Kur’ân’a karşı edep, buna asla müsaade etmez. Sıklıkla ve uluorta böyle iddialarda ve nitelemelerde bulunulması ise hiç yakışık almaz.

    Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın âyetlerinden, bu anlamda O’nu -ve elbette isim ve sıfatlarını- gösteren delillerden söz eder. O’nun tecellîsinden ise, hiç bahsetmez. Buna göre, Allah’ın tecellîsi değil, âyetleri konuşulmak gerekir. Doğada, bütün mükevvenat üzerinde, her türlü olay ve oluşumda gözlemlenen işaretler, Kur’ân’da bu kelime ile ve böyle bir kavram yaklaşımı ile belirtilmiştir. Bu üslûbu değiştirmeye veya bu yaklaşım üzerinde -mecazen bile olsa- serbestçe oynamaya kimsenin hakkı yoktur.

Eğer Allah’ın tecellîsi gerçekten söylenildiği gibi vâki olsaydı, buna mazhar olan varlık, Hz. Musa’nın baktığı dağ misâli anında tuz buz olur; bunu gördüğünden bahseden kimseler de en azından Musa Peygamber gibi, kendilerini kaybederlerdi. Bir kısım tasavvufî/dinî edebiyat, özellikle de vahdet-i vücud felsefesinin etkisinde bulunanlar ne derse desin, kendimizi bir dayanağı ve meşruiyeti bulunmayan böyle ölçüsüz ve ciddiyetten uzak söz alışkanlıklarından kurtarmalıyız. Bu satırların yazarı, vaktiyle aynı alışkanlığın etkisiyle -iyice düşünmeden- bu konuda yazdığı veya söylediği hatalı ifadeleri için samimiyetle tevbe etmiştir ve Allah’tan kendisini bağışlamasını dilemektedir.

     Âyetin ışık tuttuğu mesele, akâid bilgisi ile ve temel kelâm konularıyla doğrudan ilgilidir. Bu yüzden söz konusu meseleyi düşünürken en başta İslâm’ın tevhid ve tenzih temeli üzerine kurulduğunu hatırlamalıyız.

    Vahyin anlattığı tanrı Ahad’dır; sayısının artması, bölünmesi mümkün olmayan bir, tek, yegâne ilâhtır. Kendisini nitelendiren bütün esmâ ve sıfatları ile birlikte böyledir. Ulûhiyeti ve rububiyeti tecezzi kabul etmez; var olan her şeyi, bir kül hâlinde kapsar. Mükevvenatla olan münasebeti bu gerçeğe göre yürür. Kendi bütünlüğü ile ilâhî inisiyatifin eşyaya olan taallukunda, bir şekilde eksikliğe ya da kısıntıya uğraması tasavvur edilemez. Zaten bu, aklî de olmaz. O’nun her bir isim ve sıfatının, yarattığı varlıklar üzerinde farklı düzeylerde rol oynadığını (-tasavvufun üslûbu ile- tecellîsinin farklı olduğunu) düşündürecek bir bilgiye sahip değiliz. Bu bakımdan, bir isim veya sıfatının falan yaratılmış üzerinde, bir diğerinin ise bir başkası üzerinde göründüğünü (ya da görünmediğini) ileri süremeyiz. Mükevvenatın O’nu yansıttığı  iddiası ise, ulûhiyetin mutlaklık, aşkınlık ve sonsuzluğunu; yaratılmış, geçici ve ölçülebilen varlıklarla özdeşleştirmek olacağı için büyük cüret teşkil eder. Bu, ihata edilemez olanı, ihata edilebilene -bir şekilde- indirgemekten başka anlam taşımaz. Aslında her şey O’nu işaret eden birer âyet, birer delildir ama, -hâşâ- O’ndan bir parça ya da O’nu bir yönden yansıtan bir araç değildir.

    Diğer tarafta, şüphe yok ki İslâm inancı, Allah’ı tenzih esasına dayanır. Subhân ismi esmâü’l-hüsnâdan olduğu için, ayrılmaz bir kulluk gereği olarak, O’nu hep arındırır ve tesbîh ederiz. Bununla da, mükevvenattan tamamen farklı olduğunu belirtmiş oluruz. Gerçekten de O, hiçbir şeyle kıyaslanamaz ve hiçbir şeye benzemez. Misli (42/11) , endâdı (2/22) , dengi (112/4) olmayandır. Tecessümü, tecessüdü, hulûlü ve temessülü asla düşünülemez. Bizzat görülemeyişinin ötesinde, dolaylı tecellîsinin bile, mükevvenat ve insan için herhalde tahammül edilemez ve izlenemez oluşu da bundandır. 

    İmana sahip olmak ve onu korumak için, sahih itikada sığmayan söz ve ifadelerden son derecede sakınmak lazımdır. Ulûhiyet ile mükevvenat arasındaki münasebeti anlatan ifade ve sözlerde buna özellikle dikkat etmek ve Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbunu tam bir sadâkatla izlemek esas olmalıdır. Vahiy ile insanlığa ulaştırılmış olan kesin bilgiyi ve Kitabın onu yansıtan üslûbunu gölgeleme anlamı taşıyan meşruiyet dışı söylemlerde hayır yoktur. Bunlar ancak kafa karışıklığına yol açarlar. Şu bellidir ki, bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz konularda teoriler kurgulayarak ve bunları bir hikmetmiş gibi sunarak dine hizmet etmiş olmayız.

Mahmud Rifat Kademoğlu


Eşsiz Bir Kitap

DİN - SİYASET İLİŞKİSİ

 

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)