• Nombre de visites :
  • 2137
  • 27/12/2013
  • Date :

Haricilerin Ortaya Çıkışı(4.Bölüm)

haricilerin ortaya çıkışı(4.bölüm)

Böylece mesele hallolmadığı gibi daha da büyümüş, kambur üstüne kambur oluşmuş oldu...

İmam Ali "Tevbe her hal-ü karda iyidir. Günah işleyen biri elbette tevbe eder," dedi. Hariciler "Bu yetmez" dediler, "Hakemlik olayının günah olduğunu ve bu işe senin de karıştığını, dolayısıyla senin de günah işlediğini kabul edip tevbe etmen gerekir." İmam "Hakemlik olayının müsebbibi ben değilim ki, bunu ortaya atan siz oldunuz, yaptığınızın neticesini de gördünüz! Kaldı ki, hakem edinme olayı bizatihi haram değildir ki bunu yapan veya yaptıran günah işlemiş olsun! İslam'ın meşru saydığı bir şeyi ben nasıl gayri meşru sayarım? Dahası, işlemediğim bir günah için ne diye tevbe ettim diyeyim?!" dedi.

Bu tartışmalardan sonradır ki, Hariciler sırf siyasi bir akım olarak değil, mezhebi bir güruh olarak da gündeme geldiler. Önceleri isyankar bir güruh olduklarından "Hariciler" adını aldılar; ancak, giderek birtakım özel ilkeler de öne sürüp dini bir renge büründüler ve batıl bir mezhep olarak İslam tarihine geçtiler. Bu arada kendilerini tanıtmak için yoğun propagandalar başlattılar. Derken, İslam dünyasında güya fesadın kökünü bulmak istediler ve şu sonuca ulaştılar: "Osman, Ali ve Muaviye'nin her üçü de hatalıydı ve günah işlemiş kimselerdi, biz fesatla mücadele etmeli, iyiliği emredip kötülükten alıkoymalıyız." Böylece Haricilerin mezhebi "iyiliği emredip kötülükten alıkoyma" amacına yönelik bir mezhep olarak tanıtıldı.

Oysa, bilindiği gibi iyiliğin emri ve kötülüğün engellenmesinin her şeyden önce çok önemli iki ön şartı vardır: 1- Dinde basiret  2- Amelde basiret.

Dinde basiretli olma şartı bulunmazsa, rivayette de belirtilmiş olduğu üzere, iyiliği emr ve kötülüğü nehy işinin zararı faydasından çok daha fazla olacaktır.

Amelde basiretli olmanınsa iki önemli gereği ve vazgeçilmez şartı vardır; fıkıhta bunlara "Etkili olma ihtimalinin bulunması" ve "Daha beter bir kötülük ve fesada yol açmaması" denilir ki bu ikisinin gerçekleşmesi için akıl ve mantıktan faydalanmak şarttır.[4] Hariciler, fevkalade cahil ve basiretten yoksun oldukları gibi, amelde basiretin gerekliliği şartını da reddetmekteydiler. Onlara göre marufa davet ve münkerden sakındırma; neden, niçin ve nasıl sorulmadan yerine getirilmesi gereken bir ibadetti.


Haricilerin Ortaya Çıkışı(1.Bölüm)

Haricilerin Ortaya Çıkışı(2.Bölüm)

İslam'ın önemli emirlerinden biri olan iyiliği emredip kötüden  nehy etme esasının amacı "iyiliği yaymak ve kötülüğün kökünü kazımak"tır. O halde ancak bu gayeye hizmet edilebileceği şartlarda bu işi yapmak, yani iyiliği emredip kötülüğü nehy etmek gerekir. Aksi takdirde, hiçbir etkisi olmayacak bir girişimi farz kabul etmek mümkün müdür?

Diğer bir asıl da, bir maslahatın tahakkuk bulabilmesidir. Bu durumda; daha beter bir kötülüğe yol açacaksa, yapılacak eylemin adı elbette ki "iyiliği emr ve kötülükten nehy" olmayacaktır tabi... Bu iki aslın şartı ise amelde basiretli olabilmektir. Amel ve davranışında basiret gösteremeyen ve bu melekeden mahrum bulunan birinin, yapacağı bir işin etki ve sonuçlarını da bilemeyeceği ve doğru hesaplar yapamayacağı ortadadır. Basiretten yoksun birinin, girişeceği bir davranışın daha kötü sonuçlar doğurup doğuramayacağını da hesaplayamayacağı bellidir. Bu nedenledir ki hadislerde de geçtiği üzere, cahilce yapılacak emr bi'l maruf ve neyh-i an'il münker girişimlerinin doğuracağı olumsuzlukların, olumlu etkilerinden çok daha fazla olacağında şüphe yoktur.

İslam'ın vazife olarak belirlediği diğer amellerde "Faydalı olma ihtimali varsa yap, faydası olmayacaksa yapma." şeklinde bir ön şart yoktur. İslam'ın emrettiği her şeyde bir hayır ve maslahat vardır; ama bu emirlerin muhatabı olan Müslüman kullar, söz konusu emirlerin hikmet ve maslahatlarının ne olduğunu teşhis etmekle mükellef tutulmamışlardır. Mesela namaz konusunda "Eğer kendin için faydalı buluyorsan kıl, faydalı olacağına inanmadığın vakitlerde kılma" diye bir hüküm yoktur. Keza, oruç için de "Faydalı olacağına ihtimal verirsen oruç tut, aksi takdirde oruç tutma" şeklinde bir emir verilmiş değildir, sadece "Sana zarar veriyorsa tutma." denilmiştir. Hac, zekat ve cihad konusunda da durum aynıdır, "Faydalı görüyorsan yap, faydalı görmüyorsan yapma." denilmemiştir. "İyiliği emr ve kötülüğü nehy" konusunda ise durum tamamen farklıdır, "Bu farzı işlemeden önce ölç-biç, düşün ve etkisinin ne olacağını hesapla!" denilmiş ve bu girişime, ancak İslam'ın ve Müslümanların yararına olacaksa izin verilmiştir. Yani burada maslahatın ne olduğu konusundaki teşhis yetkisi tamamen bireyin kendi uhdesine ve onun sorumluluğuna bırakılmıştır.

"Emr bi'l maruf ve nehy-i an'il münker" de bulunacak şahıs, yapacağı işin İslami gayelere faydalı olup olmayacağını düşünüp hesaplamak ve bu konuda akletmek zorundadır, akledip düşünmekle yükümlüdür. Bu amel, diğerlerinden farklıdır ve taabbüdü değildir, yani "Sebebi ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine ve ferdin teşhisine bağlı bulunmayan, sırf emrolunduğu için yapılan ve neticesinden kulun sorumlu tutulmayacağı bir amel." değildir asla.

Bütün İslam mezhepleri, iyiliği emr ve kötülüğü nehy konusunda basiret, düşünce ve akletmenin zaruri ve farz olduğunu söylemiş ve bu hususta ittifak sağlanmışken, buna aykırı düşen tek mezhep "Haricilik" mezhebi olmuştur. Hariciler tamamen dogmacı ve yobaz olduklarından "Her emir gibi emr bi'l maruf ve nehy-i an'il münker de sırf emrolunduğu için yapılması gerekli bir ibadettir, üzerinde düşünüp taşınmaya gerek yoktur" demiş, bu amelin etki ve sonuçlarının iyice düşünülüp hesaplanması gerektiğini kabullenmemişlerdir. Gerçekte bu sakat görüş, onların bütün davranışlarına egemendi. Nitekim hiçbir faydası olmayacağı ve hiçbir olumlu neticeye yol açmayacağını bile bile kıyam veya terör eylemlerine girişmiş olmalarının ardında yatan sebep; bu cehalet, basiretsizlik ve düşünce tembelliğinden başkası olmamıştır.


  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)