• Nombre de visites :
  • 2276
  • 10/11/2012
  • Date :

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Ali (a.s)’ın En Bilgin ve En Faziletli Oluşu

peşaver geceleri:hz. ali (a.s)’ın en bilgin ve en faziletli oluşu

ONUNCU OTURUM

İmam Hüseyin’in Katili Olan İbn-i Sinan’dan Haber Vermesi

Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid bu rivayetleri Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1, s. 208’de, İbn-i Hilal-i Sekafi’nin Garat kitabından rivayet etmektedir. Bu cümleden şöyle rivayet etmektedir: “Adamın biri kalkarak şöyle dedi: “Bana başımda ve sakalımda kaç kıl olduğunu söyle.”‌

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

“Dostum Peygamber (s.a.a) başındaki her kılın dibinde sana lanet eden bir melek olduğunu ve yüzündeki her kılın dibinde de seni kandıran bir şeytan olduğunu söyledi. Evinde Peygamber (s.a.a)’in evladını öldüren bir buzağın var.”‌

O Enes-i Nahi adında biriydi, oğlu Sinan, o zamanlar evde oynayan bir çocuktu. H. 61 yılında Kerbela’daydı ve Hz. Hüseyin’in katili oldu. Bazılarına göre ise soru soran adam Sa’d bin Ebi Vakkas idi. Oğlu Ömer bin Sa’d ordu komutanı ve Kerbela katiliydi. Belki de her ikisi de farklı meclislerde soru sormuşlardır. Hz. Ali (a.s) bu rivayet vesilesiyle ilminin Peygamber (s.a.a)’den kaynaklandığını ve gaybı ihata ettiğini göstermek istedi.

Habib Bin Ammar’ın Bayraktarlığından Haber Vermesi

Ahmed bin Hanbel Müsned’de, İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 208’de şöyle rivayet etmişlerdir: “Hz. Ali (a.s) hilafeti döneminde Kufe mescidinde oturmuştu. Ashabı da etrafında duruyordu. Adamın biri; “Halid bin Uveyta, Vaad’il Kura’da dünyadan göçtü.”‌diye söyleyince Hz. şöyle buyurdu:

“O ölmedi ve dalalet ordusunun komutanı oluncaya kadar da ölmeyecektir. Onun bayraktarı Habib bin Ammar olacaktır.”‌

Orada bulunan bir genç şöyle dedi: “Ammar benim Ey Emir’ul- Mü’minin ve sizi samimi olarak gerçekten seviyorum.”‌ Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

“İftira ve yalan söylemedim ve söylemeyeceğim. Adeta görüyorum ki Halid dalalet ordusunun komutanı olmuş, sen de onun bayraktarısın. Caminin bu kapısından gireceksiniz ve caminin önündeki şu perdeden tutunca yırtılacaktır.”‌

Hz. Ali (a.s)’ın bu sözünün üzerinden yıllar geçti. Mel’un Yezid’in hilafeti döneminde mel’un İbn-i Ziyad Kufe’nin valisi oldu. Hz. Hüseyin’le savaşmak için büyük bir ordu gönderdi.

Peygamber (s.a.a)’den Halid ve Habib bin Ammar’ın rivayetini duyanların çoğu camide otururlarken aniden askerlerin sesini duydular. Eskiden toplantı yerleri camiler olduğu için askerler gösteriş yapmak isteyince camiye girip çıkıyorlardı. Aniden Halid bin Uveyta’nın dalalet ordusunun komutanı olarak Peygamber (s.a.a)’in evladıyla savaşmak için Hz. Ali (a.s)’ın buyurduğu Bab’ul- Fil’den camiye girdiğini gördüler. Habib bin Ammar da onun bayraktarıydı. Camiye girerken kapıdaki perdeyi tutunca yırtıldı Böylece Hz. Ali (a.s)’ın sözü ve münafıklar hakkındaki ilmi apaçık tecelli etti.

Gayıplardan Haber Vermesi

Acaba bu haber bütün bu alametleriyle tecelli ettiğine göre gayptan haber verme değil midir? Genelde Hz. Ali (a.s)’ın hutbe ve sözleri olan Nehc’ül-Belağa’yı dikkatlice inceleyecek olursanız, Hz. Ali (a.s)’ın verdiği birçok gaybi haberleri görürsünüz.

Özellikle de büyük sultanların durumu, olaylar, Zenc Sahibi’nin kıyamı, Moğolların galebesi, Cengiz Han’ın saltanatı, zalim halifelerin durumu, Şiilere karşı tutumu ve benzeri birçok gaybi haberlerin var olduğunu siz de okursunuz. Özellikle de İbn-i Ebi’l- Hadid, Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 208-211’de, bütün bunları detaylıca anlatmaktadır.

Ayrıca Hace Kelan Belhi el-Hanefi Yenabi’ul- Mevedde 14. Bab’da Hz. Ali (a.s)’ın ilminin çokluğunu gösteren bu tür hutbe ve haberlere istinat etmektedir. Bunları okuyun ki apaçık gerçekleri keşfedesiniz. Hz. Ali (a.s) Muaviye’nin Kufe’ye galebe çalacağını ve kendisine lanet edilmesini emredeceğini haber vermiştir ve de öyle olmuştur.

Muaviye’nin Galibiyet ve Zulümlerinden Haber Vermesi

Bu cümleden şöyle buyurmuştur:

“Benden sonra geniş boğazlı ve iri göbekli birisi sizlere galip gelecektir. O bulduğunu yiyecek([12]), bulmadığını isteyecek ve onu öldürecektir. Onu öldürmeyeceksiniz, o adam size bana kötü laflar etmenizi ve benden beri olduğunuzu ilan etmenizi isteyecektir. Bana sövmenize izin veriyorum; zira o sövgü benim için temizlik, sizler için ise kurtuluştur. Ama benden beri olduğunuzu ilan etmeyin. Zira ben fıtrat üzere doğdum, iman ve hicrette herkesten önde oldum.”‌

İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 356’da ve diğer büyük ve değerli alimleriniz kendi kitaplarında açıkça tasdik etmişlerdir ki bu lanetli adam Muaviye’dir. Hilafete geçince 80 yıl boyunca halkı Hz. Ali (a.s)’a lanet etmeye ve ondan beri olduklarını ilan etmeye zorladı. Hz. Ali (a.s)’a mihrap ve minberde hatta Cuma hutbelerinde lanet ediyorlardı. Ömer bin Abdülaziz’in hilafetine kadar da bu böyle devam etti. Ömer bin Abdülaziz salihane tedbirleriyle bu lanetlemeyi ortadan kaldırdı ve insanları bu çirkin amelden men etti.

Bu çirkin olayı Hz. Ali (a.s) önceden haber vermişti. O halde siz de tasdik edersiniz ki Hz. Ali (a.s) gaybı biliyor ve Allah’ın verdiği bir ilimle perde arkasından haber veriyordu.

Bu tür haberler oldukça çoktur. İnsanlar yıllar ve asırlar sonra bunun doğruluğunu açıkça görmüşlerdir.

Savaş Başlamadan Önce Zu’s- Sediyye’ninm Öldürülmesinden Haber Vermesi

Hz. Ali (a.s) çok önceden Nehrevan savaşını da haber vermiş ve haricilerin ve Zu’s- Sediyye([13]) ismiyle meşhur olan Tezmele’nin katlini önceden haber vermiştir. Hatta haricilerden sadece on kişinin öldürülmeyeceğini, Müslümanlardan ise sadece on kişinin öldürüleceğini haber vermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Onlardan on kişi kurtulacak, bizden ise on kişi ölecektir.”‌

Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid, Hace Kelan Belhi ve diğerleri Hz. Ali (a.s)’ın haber verdiği şeylerin sonradan gerçekleştiğini söylemişlerdir.

Özellikle İbn-i Ebi’l-Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 425’de, bu haberin yorumunda şöyle diyor: “Bu haber şöhreti cihetiyle tevatüre yakın bir haberdir. Bütün alimler bunu rivayet etmiştir ve bu da Hz. Ali (a.s)’ın kerametlerinden biridir.

Acaba bunlar gayptan haber vermek ve geleceği bilmek değil midir? Dolayısıyla şüphenizin gitmesi ve velayet makamının gerçeğini anlamanız gerekir. Hz. Ali (a.s)’ın diğer halifelerden farklı olduğunu tasdik etmelisiniz. Eğer gayb ilmi olmasaydı ve tabiat ötesi bir irtibatı bulunmasaydı, asırlar sonra gerçekleşen olayları bu kadar detayıyla nasıl haber verebilirdi?

Hakeza Meysem-i Temmar’ın Ubeydullah bin Ziyad tarafından öldürüleceğini, Cuveyriye ve Reşid Hicri’nin Ziyad tarafından öldürüleceğini, Amr bin Hamak’ın Muaviye’nin taraftarlarınca öldürüleceğini, özellikle de Hz. Hüseyin’in katillerini haber vermesi, önceden de işaret etmiş olduğum gibi Hz. Hüseyin’in katilleri Enes ve Ömer bin Saad’ı bildirmesi Hz. Ali (a.s)’ın bu gayb ilminin göstergesidir.

Büyük alimlerinizden Taberi, İbn-i Ebi’l- Hadid, Muhammed bin Talha, Suyuti, Hatip Harezmi ve diğerleri bu haberleri açıkça rivayet etmişlerdir.

Kendi Katlinden Haber Vermesi ve İbn-i Mülcem’i Tanıtması

Hz. Ali (a.s)’ın gaybi haberlerinden biri de kendi katili Abdurrahman bin Mülcem Muradi’nin kendisini öldüreceğini haber vermesidir. Halbuki İbn-i Mülcem zahiren Hz. Ali (a.s)’a büyük bir sevgi ve dostluk izharında bulunuyordu. Nitekim İbn-i Esir Usd’ul- Gabe c. 4 s. 25’de ve diğerleri kendi kitaplarında rivayet etmişlerdir ki ashabın yanına varınca Hz. Ali (a.s)’ı överek şöyle dedi:

Allah-u Teala seni insanlara imam kıldı,

Sen her türlü ayıptan ve şüpheden uzaksın,

Sen dost ve düşmana cömertsin,

Sen Aslan’ın çocuğusun,

Sen eski ve gelecek bütün fenleri bilensin,

Cesur ve meşhursun,

Ey Peygamber (s.a.a)’in vasisi,

Seni bu makama Allah-u Teala seçti,

Her türlü fazlını Kur’ân’da sana verdi.

Orada bulunanlar onun Hz. Ali (a.s)’a olan muhabbet ve sevgisine şaşırdı. Ama Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

Ben sana nasihat ediyorum zahiri dostluktan;

Gizlide ise bana düşman olmaktan.

İbn-i Hacer ise, Savaik s. 82’de, Hz. Ali (a.s)’ın ona şöyle cevap verdiğini rivayet etmiştir:

Ben onun hayatını istiyorum, o ise benim katlimi istiyor.

Zahiri dost görünen bu hilekar, Muradi kavmindendir.

Abdurrahman şöyle dedi: “Belki adımı duymuşsun da ismimden hoşlanmamışsın.”‌

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Hayır, ben açıkça biliyorum ki sen benim katilimsin; çok geçmeden şu beyaz sakallarımı kanımla boyayacaksın.”‌

İbn-i Mülcem; “O halde emret de beni öldürsünler.”‌ dedi. Ashap da bunu rica etti. Ama Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

“Bu mümkün değildir; dinim cinayetten önce kısasa izin vermez. Benim ilmim senin beni öldüreceğini beyan ediyor. Ama dinin hükümleri zahiri amellerle ilgilidir. Senden henüz bir şey görmediğim için şer’i açıdan sana bir şey yapamam.”‌

İngiliz Mr. Carleyl, Kitab’ul- Ebtal’ında şöyle diyor: “Ali kendi adaletiyle öldürüldü. Yani eğer adaletli davranmayıp da cinayetten önce kısas uygulasaydı, öldürülmezdi. Nitekim sultanlar en küçük bir su-i zanda çocukları, kardeşleri, eşleri ve akrabaları bile olsa hemen onları öldürtmekteler. Ama Hz. Ali (a.s) şeriat ve dinden dışarı bir adım bile atmayan tek insandı. Katilini kesin bildiği halde ondan henüz zahirde bir şey görmediği için sevgisini esirgemiyordu. Ama sonunda şekavetini ortaya çıkararak Hz. Ali (a.s)’ın batın ve işlerin apaçık gerçeğini ihata eden ilmini ispat etti.”‌

Bu da Peygamber (s.a.a) ve masum İmamlar dışında hiç kimsenin gayb ilmini bilemeyeceğinin apaçık bir delilidir. Zira insan masum olmazsa, işlerin gerçeklerinden mahrum olan ilmi üzere, birçok yanlışlıklar yapacaktır. Ama Peygamber (s.a.a) ve İmamlar masum olduğu için kendi katillerini bildiği halde şeriattan bir adım olsun dışarı çıkmamış, cinayetten önce kısas etmemişlerdir.

Acaba bu deliller Hz. Ali (a.s)’ın gaybi bildiğinin delili değil midir? Kendisine muhabbet izharında bulunan, elini öpen ve methiye düzen bir gence; “Sen benim katilimsin”‌ demektedir. Gayb ilmi olmadan bunu söyleyebilir mi? Biraz olsun insaflı davranacak olursanız, Hz. Ali (a.s)’ın zahir ve batın ilmine sahip olduğunu tasdik edersiniz.

Hz. Ali (a.s)’ın En Bilgin ve En Faziletli Oluşu

Şeyh Süleyman Belki Yenabi’ul- Mevedde’nin 14. babının evvelinde s. 65’de, İbn-i Talha’nın Durr’ul- Menzum’undan naklen Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

Şüphesiz ilklerin ilmine sahibim,

Sonların ilmi de kalbimde gizlidir.

Bütün gayb sırlarının kaşifiyim,

Geçmiş ve gelecek benim kalbimdedir.

Ben her küçük ve büyüğün emiriyim,

İlmim bütün varlığa ihata etmiştir.

Daha sonra Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Eğer istersem, Fatiha’nın tefsiri konusunda yetmiş deve yükü kitap yazarım, bunun delili de Peygamber (s.a.a)’in şu sözüdür: “Ben İlim şehriyim, Ali de onun kapısıdır.”‌ Allah-u Teala da şöyle buyurmuştur: “Evlere kapısından gelin. O halde ilim isteyen kapıdan gelmelidir.”‌

Hz. Ali (a.s)’ın Peygamber (s.a.a)’den hemen sonra halife olduğunun ve diğerlerinden öncelik hakkına sahip bulunduğuna dair akıl, nakil, kitap sünnet ve icmada önceki gecelerde aktardığım sayısız deliller mevcuttur. Bundan da öte Hz. Ali (a.s)’ın en alim ve faziletli oluşu, bunun en büyük delilidir. Zira akıl ve mantık açısından hiçbir cahil, bir alimin önüne geçemez. Hz. Ali (a.s)’ın ilmi ve fazilet üstünlüğü dost düşman herkesçe bilinmektedir. Hatta İbn-i Ebi’l- Hadid birinci hutbenin zımnında şöyle diyor: “Onlar üstünü (ilk üç halifeyi) en üstünden (Hz. Ali (a.s )’den) öne geçirdiler.”‌

Bu Hz. Ali (a.s)’ın üstünlük ve faziletini itiraf etmektir. Ama adet ve bağnazlık üzere hemen ardından şöyle diyor: “Allah-u Teala üstünü, en üstün ve en kamilden öne geçirdi.”‌

Halbuki böyle bir söz İbn-i Ebi’l-Hadid gibi birine hiç yakışmamaktadır. Nitekim büyük alim ve akıl sahipleri de ilim, mantık ve akıl dışı bu sözü dolayısıyla kendisini eleştirmişlerdir. Zira o Allah-u Teala’ya yersiz isnatta bulunmuştur. Halbuki Allah-u Teala asla akıl ve mantık hilafına davranmaz ve mefzulu (kendisine tercih edileni), fazıldan (tercih edilenden) öne geçirmez, nerede kaldı ki efzel (en faziletli) ve a’lemden (en alimden) öne geçirsin. En küçük ilim ve şuur sahibi bir insan da ilim ve mantık üzere asla fazılı efzelden öne geçirmez, nerede kaldı ki mefzulu efzelden öne geçirsin!

O halde Allah-u Teala nasıl olur da mefzulu efzelden öne geçirebilir? Halbuki bizzat Allah’ın kendisi Zümer suresi 9. ayette şöyle buyuruyor: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”‌

Hakeza Yunus suresi 35. ayette açıkça şöyle buyurmaktadır:

“Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola erişme verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?”‌

Binaenaleyh a’lemiyet ve efzeliyet açısından Peygamber (s.a.a)’den sonra ümmet konusunda öncelik hakkı Hz. Ali (a.s)’ın idi. Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid de Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 4’de açıkça bu manayı itiraf etmekte ve şöyle demektedir: “Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’den sonra insanların en üstünüydü. Bütün Müslümanlardan hilafete daha layıktı.”‌

Birinci delille de ilgili olan ikinci büyük delil ise Resulullah (s.a.a)’in bu hadisteki son sözüdür: “...İlim isteyen onun kapısından gelmelidir.”‌ Lütfen Allah aşkına insaflı olunuz. Peygamber (s.a.a)’in kapısına gidilmesini emrettiği bir isim mi itaate daha layıktır, yoksa insanların toplanıp seçtiği bir isim mi?

Ayrıca Peygamber (s.a.a)’in emrine mutlak surette itaat edilmelidir. Peygamber (s.a.a) öncelik hakkını da aklı cihetiyle belirtmiş ve a’lemiyet olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Şeyh: Eğer a’lemiyet ve efzeliyet hususunda öncelik hakkı efendimiz Ali’nin (k.v) olmuş olsaydı, ümmetin de bilip itaat etmesi için O’nu tayin etmesi gerekirdi. Halbuki böyle bir tayin görmemekteyiz.

Davetçi: Sizden bu tür sözleri duymak insanı üzmektedir. Neden ilim bilgi ve apaçık gerçeğiniz bu tür adetlerin etkisinde kalmaktadır? Beyler on gecedir muteber kitaplarınızdan delil getiriyorum. Ama siz yine kalkmış başa dönüyor ve bir nassın olmadığını beyan ediyorsunuz. Halbuki muteber kitaplarınız gizli ve açık naslarla doludur, buna rağmen hepsini görmezlikten geliyorsunuz. Sizlere soruyorum: “Bu ümmetin Resulullah (s.a.a)’in ilim ve siretine ihtiyacı var mıdır, yok mudur?

Şeyh: Kıyamete kadar bu ümmetin ve bütün sahabenin Resulullah (s.a.a)’in yüce ilmine ve siretine ihtiyacı var dır.

Davetçi: Eğer Peygamber (s.a.a)’den sadece; “Ben ilim şehriyim Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen kapıya gelmelidir.”‌ hadisi rivayet edilmiş olsaydı, yine yeterli olurdu.


[12] - Bundan maksat, İbn-i Ebil Hadid’in Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 1 s. 335’de dediği gibi Muaviye’dir. Zira Muaviye tarihte çok yemekle meşhurdur. Zemahşeri’nin Rebi’ul- Ebrar’da dediği gibi günde yedi defa yemek yiyordu. Yedikten sonra da kölesine şöyle sesleniyordu: “Ey köle, gel bu sofrayı kaldır, Allah-u Teala’ya andolsun yemekten yoruldum ama doymadım. Muaviye’nin açlığı Araplar arasında Darb-ı Mesel haline geldi. Şairlerden biri çok yiyen arkadaşını kınarken şöyle diyordu:

Benim arkadaşım karnı Haviye’dir.

Bağırsaklarında duran Muaviye’dir.

[13] - Bazılarına göre Zu’s- Sediyyeh “küçük ellerin sahibi”‌ manasınadır. Zira “Sedy”‌ el manasınadır ve sonundaki “he”‌ edatı küçük olmanın alametidir. Yani haricilerin reisi Tezmele iki küçük ele sahipti. Dolayısıyla Zu’s- Sediyye onun lakabı olmuştur. Lügat alimlerine göre ise “Sedy”‌ meme demektir. Haricilerin Reisi Hakkus bin Zuheyr’in büyük memeleri vardı. Bu yüzden Zu’s- Sediyye diye adlandırılmıştır.

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Ali’nin “Bana Sorun”‌‌‌ Sözü Hususunda Ehl-i Sünnet Hadisleri

PEŞAVER GECELERİ:Peygamber (s.a.a) İlimden Bin Kapı Hz. Ali’nin Yüzüne Açtı

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)