• Nombre de visites :
  • 2394
  • 6/11/2012
  • Date :

PEŞAVER GECELERİ:Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e Delil Getirmesi

peşaver geceleri:hz. ali’nin ebu bekir’e delil getirmesi

SEKİZİNCİ OTURUM

Hassan Bin Sabit’in Resulullah (s.a.a)’in Huzurunda Okuduğu Şiirler

Diğer bir karine de, Hassan bin Sabit el-Ensari’nin Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Ali (a.s)’ı velayet makamına tayin ettikten sonra O Hazretin huzurunda söylediği şiirdir. Sibt bin Cevzi ve diğerlerinin rivayet etmiş olduğu üzere Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu şiirleri duyunca şöyle buyurdular:

“Ey Hassan, bir övgü veya güzel bir kelime ile bize yardımda bulunduğun müddetçe Ruh’ul- Kuds ile teyit edilirsin.”‌

Hicri 4. asrın meşhur muhaddis ve müfessiri Hafız bin Merduye Ahmed bin Musa (Ö. H. 352) Menakıb’da, Muvaffak bin Ahmed Harezmi Menakıb’da ve Maktel’ul- Hüseyin’in 4. fasılda, Celaluddin Suyuti Risalet’ul- Ezhar Fîma Akadeh’uş- Şuara’da, Hafız Ebu Sa’d Harguşi Şeref’ul- Mustafa’da, Hafız Ebu’l- Feth Hasais’ul- Aleviye’de, Hafız Cemaluddin Zerendi Nezm-u Durer’is- Simtayn’de, Hafız Ebu Naim İsfahani Ma Nezele Min’el- Kur’ân-i fi Ali’yyin’de, İbrahim bin Muhammed Himvini Feraid’us- Simtayn’nın 12. babında, Hafız Ebu Said Secistani Kitab’ul- Velaye’de, Yusuf Sibt bin Cevzi Tezkiret’ul- Havass’il- Ümme s. 20’de, Muhammed bin Yusuf-u Genci eş-Şafii Kifayet’ut- Talib’in 1. babında ve diğer birçok alim ve tarihçileriniz kendi kitaplarında Ebu Said Hudri’den şöyle rivayet etmektedir:

“Gadir-i Hum günü, Hz. Ali (a.s) velayet makamına tayin edilince, Hassan bin Sabit şöyle dedi: Ya Resulellah! Bu konuda birkaç beyit şiir söylememe izin verir misiniz? Peygamber-i Ekrem (s.a.a); “Allah-u Teala’nın bereketiyle söyle”‌ buyurdular. Hassan minbere çıkarak irticalen şu beyitleri söyledi:

Gadir günü Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ümmete seslendi,

Onlar da Peygamber (s.a.a)’in nidasını duydu,

Peygamber (s.a.a); “Mevlanız ve veliniz kimdir?”‌ diye buyurdu.

Allah-u Teala bizim mevlamız ve sen bizim velimizsin,

Hiç kimse bu manayı inkar etmez dediler.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a); “Kalk ya Ali buyurdu;

Şüphesiz benden sonra İmam ve hidayetçi olmana razı oldum.

O halde ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır,

Öyleyse Ali’ye köleler gibi gerçek yardımcılar olunuz.”‌

Sonra dua ederek; “Allah’ım, Ali’ye dost olanla dost ol,

Düşman olanla da düşman ol”‌ buyurdu.

Bu şiir de ashabın, o gün “mevla”‌ lafzından imamet ve hilafeti anladığının en büyük delilidir. Eğer mevla kelimesi imam ve tasarrufta evleviyet manasına olmasaydı, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Hassan’ın şiirlerini ve “Şüphesiz benden sonra İmam ve hidayetçi olmana razı oldum.”‌ sözünü duyunca, ona yanlış anladığını söyler, maksadını anlamadığını ifade ederdi. Ona, mevladan maksadın imam, önder ve nübüvvet makamından sonra gelen tasarrufta evleviyet makamı olmadığını hatırlatır, dost ve yardımcı manasını kast ettiğini söylerdi.

Halbuki bilindiği gibi Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onu tekzip etmediği gibi, “Ey Hassan, bir övgü veya güzel bir kelime ile bize yardımda bulunduğun müddetçe Ruh’ul- Kuds ile teyit edilirsin.”‌ sözüyle de onu teyit ve tasdik etti. Zaten hutbesinde de imamet ve hilafet makamını tüm açıklığıyla ifade etti. Dolayısıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Gadir gününde okuduğu bu hutbeyi lütfen iyice okuyunuz. Ebu Cafer Muhammed bin Cerir-i Taberi Kitab’ul-Velaye’de bu hutbenin tamamını nakletmiştir. Bu cümleden Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Dinleyin ve itaat edin; Allah-u Teala sizin mevlanız, Ali ise sizin imamınızdır; o halde imamet kıyamete kadar Ali’nin soyundan benim evlatlarım arasındadır. Ey insanlar, bu Ali benim kardeşim, vasim, ilmimin koruyucusu, bana iman eden herkesin halifesi ve Rabbimin kitabının müfessiridir.”‌

Lütfen insaflı olunuz; Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu şiirleri duyunca bir şey demedi ve ayrıca bilmek icap eder ki, kendi sözleri de mevladan maksadın, yardımcı ve dost olmadığının en açık delilidir. Dolayısıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in mevladan maksadı, Hassan’ın şiirlerine de yansıdığı gibi İmam, hidayetçi ve Müslümanların işlerinde tasarrufta bulunmakta evla olmaktır. Bu yüzden Hassan’a; “Bu gerçek, Ruh’ul-Kuds’un teyidiyle dilinde cari oldu.”‌ diye buyurdu.

Sahabenin Ahdi Bozması

Velhasıl “mevla”‌, hakiki manasıyla velayet-i mutlaka da olsa veya sizin inancınıza göre dost ve yardımcı da olsa, gerçek şu ki, ashab o gün Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in emri üzere Ali’ye biat etmiştir. Bunda Şii ve Sünni alimleri ittifak etmişlerdir. O halde ashap neden ahd ve biatlerini bozdular? Allah aşkına insaflı olunuz, sizin dediğiniz doğru bile olsa, acaba dostluk ve yardımcı olmanın manası; evini ateşe vermek, eşini ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in evlatları olan çocuklarını eziyet etmek, onları zorla camiye götürmek, kılıçla tehdit etmek, Allah-u Teala ve Peygamber’in sevgili kulu Fatıma’yı öylesine derinden incitmek ve çocuğunu düşürmek manasına mı gelmektedir?!

Bütün o büyük merasimden ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in onca tavsiyelerinden sonra Hazretin vefatının hemen akabinde yapılan bu hareketler, Allah’a ve Peygamber’e verdikleri sözü çiğnemek manasını ifade etmez mi?

Acaba sözünde durmayanlar veya sizin inancınıza göre dostluk ahitlerini riayet etmeyenler, R’ad suresinin 25. ayetini okumamışlar mıydı?[17]

Eğer cahilce sevgi ve nefreti bir kenara bırakacak olursak, hak ve gerçeğin tümüyle ortada olduğunu görürüz.

Eğer işlerin perdesi kenara çekilirse,

Hepimizin ne işte olduğu ortaya çıkar.

Sahabenin Uhud, Huneyn ve Hudeybiye’de Ahitlerini Çiğnemesi

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Uhud ve Huneyn savaşlarında bütün ashaptan kaçmayacaklarına dair söz almasına rağmen kaçmadılar mı? Acaba Taberi, İbn-i Ebi’l- Hadid, İbn-i A’sem-i Kufi ve diğer tarihçilerinizin de yazdığı gibi ashabın bu kaçışı ve Hz. Peygamber’i düşman karşısında yalnız bırakmaları sözünde durmamak değil midir?

Allah-u Teala’ya and olsun siz gereksiz yere bize itiraz ediyorsunuz, Şiiler büyük alimlerinizin dediklerini diyorlar, kitaplarında alim ve tarihçilerinizin söylediklerini yazıyorlar, eğer Şii alimleri sahabeyi eleştiriyorsa bu bizzat kendi alimlerinizin yazdıklarıdır.

İnsaflıca Hüküm Vermek Gerekir

O halde neden gereksiz yere bize saldırıyorsunuz? Siz yazınca sakıncası olmuyor ve eleştirilmiyorsunuz da. Ama biz söyleyince veya yazınca kafir oluyoruz, katlimiz helal oluyor ve ashabın yaptığı bazı çirkin amelleri söylemekle suçlu duruma düşüyoruz!

Eğer sahabeyi eleştirmek kötü ve Rafızîlikse bütün sahabe Rafızî olmuş demektir; çünkü sahabenin çoğu, hatta Ebu Bekir ve Ömer bile birbirini kınamış, amellerini kötülemişlerdir.

Eğer vaktimiz olmuş olsaydı, onların sözlerini tümüyle beyan ederdim. Ashabın da diğer insanlar gibi hata yapabilirler; onlardan takva sahibi olanlar övülmüşlerdir, heva ve heveslerine uyanlar ise kınanmışlardır. Meseleyi daha iyi anlayabilmeniz için lütfen İbn-i Ebi’l- Hadid’in Nehc’ul- Belağa Şerhi’nin c. 4 s. 454’ten 462’ye kadar olan sayfalarına müracaat ediniz; orada Zeydi’nin, sahabe hakkında Ebu’l- Meali Cuveyni’nin itirazlarına verdiği uzun cevabı görünüz ve sahabenin ihtilafa düşerek birbirlerine lanet ettiklerini ve birbirlerini küfür ve fısk ile suçladıklarını biliniz.

Elbette buğz ve sevgi meselesinde Şiiler ile alimleriniz arasında büyük fark vardır. Zira sizler sahabeden sadece bazısına karşı aşırı bir sevgi besliyorsunuz. “Bir şeyi sevmek insanı kör ve sağır kılar”‌ kaidesi esasınca, onlar hakkında hiçbir kötülük görmüyorsunuz. Onlara muhabbet gözüyle baktığınız için kötülüklerini de iyi görüyorsunuz. İşte bundan dolayı onları tüm hatalar ve ayıplardan münezzeh kılmaya çalışıyorsunuz. Onların apaçık ayıpları karşısında verdiğiniz cevaplar gerçekten gülünçtür.

Allah şahittir ki, biz Peygamber (s.a.a)’in ashabına buğz ve düşmanlık gözüyle bakmıyoruz. Biz olaylara delil ve mantık açısından bakıyoruz. İyileri iyi, kötüleri de kötü görerek hakla hükmediyoruz.

Beyler, biz ve siz kıyamete inanıyoruz, dört günlük dünya hayatının hiçbir değeri yoktur, o günü düşünmemiz gerekir.

Allah’a and olsun ki biz Şiiler mazlumuz, sebepsiz yere meseleyi avam halka yanlış aktarmayınız, muvahhid Şiileri kafir ve Rafızî olarak suçlamayınız. Acaba Peygamber-i Ekrem ve Ehl-i Beyti’nin takipçilerini boş yere Rafızî olarak adlandırmak ve onlara saldırmak doğru mudur? Eğer Şiileri, gerçekleri anlattıkları ve eleştiride bulundukları için kötü zannedip kafir ilan ediyorsanız, ilk önce kendi büyük alimlerinizi kötü bilmelisiniz. Zira bu tür eleştiriler, onların kalemleriyle yazılmış ve muteber kitaplarında kaydedilmiştir.

Sahabe’nin Hudeybiye’de Kaçması

Örneğin: Hudeybiye olayı hakkında İbn-i Ebi’l-Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi’nde ve diğer tarihçileriniz kendi eserlerinde şöyle yazıyorlar: “Hudeybiye barış antlaşmasından sonra başta Ömer bin Hattab olmak üzere birçok sahabe Hz. Peygamber’e karşı kaba konuşarak şöyle dediler: “Biz barış istemiyorduk, savaşmak taraftarıydık, neden barış yaptın?”‌ Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de onlara; “Savaşmak istiyorsanız özgürsünüz, savaşın.”‌ diye buyurdu. Onlar da bunun üzerine saldırıya geçtiler. Ama bilindiği gibi tetikte bekleyen Kureyş hemen savunmaya geçti. Kureyş’ten öyle ağır bir darbe yediler ki kısa bir süre sonra bozguna uğrayıp kaçmaya başladılar. Hatta Peygamber (s.a.a)’in yanında bile duramayıp çölün dört bir yanına dağıldılar.

Hz. Peygamber (s.a.a) onların durumunu böyle görünce, Hz. Ali’ye Kureyş’in önünü almasını emretti. Kureyş Hz. Ali’yi kendi karşılarında görünce geri dönmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kaçanlar tek tek geri dönerek yaptıklarından utanç içinde özür dilemeye başladılar.

Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurdu:

“Ben sizi tanımıyor muyum? Büyük Bedir’de düşman karşısında titreyen, bunun üzerine Allah-u Teala da meleklerini yardımınıza gönderen sizler değil miydiniz? Uhud günü beni yalnız bırakarak firar edip dağlara çıkan sizler değil miydiniz? Ne kadar çağırdıysam da gelmediniz!”‌

Velhasıl Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onları şiddetli bir şekilde kınadı ve hatalarını tek tek sıraladı. Onlar da hatalarını itiraf ederek habire özür diliyorlardı.

İbn-i Ebi’l- Hadid burada şöyle diyor: “Ömer Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in vaatlerini tekzip edince, Peygamber (s.a.a) Ömer’i kınadı. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ömer’i bu şekilde kınamasından, Uhud’da kaçanlardan birinin de Ömer olduğu anlaşılmaktadır.”‌

Şimdi gördüğünüz gibi İbn-i Ebi’l- Hadid gibi büyük alimlerinizin dediklerini biz de diyecek olursak, neden halifeye ihanet ediyorsunuz? diye hemen bizleri kınar, tekfir edersiniz. Ama bilindiği gibi İbn-i Ebi’l- Hadid ve benzerlerine bir şey demiyorsunuz. Halbuki biz söylerken de hakaret etmek niyetinde değiliz, sadece tarihi olayları dile getiriyoruz. Bize kötü gözle baktığınız için de söylediklerimizin bir etkisi olmuyor. Bakınız Arap şairi böylesi durumu ne de güzel beyan ediyor:

Seven gözler hiçbir ayıbı görmez,

Ama gazap gözleri tüm kötülükleri görür.

Kıyamette alimlerinizle İlahi mahkemede hesaplaşacağımız çok şeyler vardır. Dünya geçicidir; kendinizi, İlahi mahkemede yankılanacak olan mazlumane feryatlarımıza cevap vermeye hazırlayın!

Hafız: Size, kıyamet günü şikayet edeceğiniz ne zülüm yapıldı ki?

Davetçi: Birçok zulümler yapıldı, hürmetler çiğnendi, bütün bunlardan vazgeçsek bile Hz. Fatıma’nın evlatlarından biri olan ben asla hakkımdan vazgeçmeyeceğim. İlahi adalet mahkemesi kurulunca birçok zulüm ve haksızlıkların hesabını soracağım. O mahkemenin varolduğuna ve adilce hükmedileceğine de kesin inanıyorum.

Hafız: Lütfen sinirleri tahrik etmeyin; elinizden alınan her hakkı ve size yapılan her haksızlık ve zulümleri beyan edin.

Davetçi: Bize yapılan zulümler bugüne ait değildir; bize yapılan zulümler Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in vefatından sonra başlamıştır. Peygamber (s.a.a)’in, çocuklarının rızkını temin etsin diye kendilerine bağışladığı tüm hakları gasp edildi. Hz. Fatıma’nın mazlumane feryadına kulak asılmadı, Hz. Fatıma (a.s) kalbi hüzün ve dertle dolu bir şekilde bu dünyadan göçtü.

Hafız: Siz çok kurnazsınız, heyecanlı sözlerle duygu sömürüsü yapıyorsunuz. Hz. Fatıma’nın sabit olan hangi hakkı gasp edildi? Eğer siz kardeşlerin huzurunda iddianızı ispat edemezseniz, İlahi adalet mahkemesinde asla ispat edemezsiniz. Farz edin bugün İlahi adalet mahkemesi kurulmuş, buyurun hakkınızı ispat ediniz.

Davetçi: Orası adalet mahkemesi yeridir, bağnazlık ve taassup yeri değildir. Temiz ve lekesiz bakışlarla hükmedilmektedir. Eğer adalet üzere hükmedecek olursanız ve insaflıca dinlerseniz bizim hakkaniyetimizi tasdik edersiniz.

Allah biliyor ki Ben Cedel Ehli Değilim

Hafız: Allah’ın ve büyük ceddiniz Resulullah’ın hakkına and olsun ki benim şahsen hiçbir inat, bağnazlık ve taassubum yoktur.

Huzurunuza geldiğim bu birkaç gecede benim cedel ehli olmadığımı bilmeniz icap eder. Ne zaman delil ve burhan üzere konuştuysanız sukut ettim. Bu sukutum haklı sözünüzü kabul etmiş olduğum manasınadır. Aksi takdirde oyunculuk yapmak isteseydim, cedelleşir ve tüm delillerinizi safsatacılıkla reddederdim. Nitekim geçmişlerimiz sürekli bunu yapmışlardır.

Ama bilindiği gibi tabiat olarak ben cedel ve oyun ehli değilim, özellikle söylemem icap eder ki daha önce başka niyetlerle gelmiştim. Ama sizi görünce temiz kalbinize, edebinize, güzel ahlakınıza, sadeliğinize ve cazibenize hayran kaldım, şahsi arzularımla uyuşmasa bile mantıklı ve delilli sözlerinizin karşısında inkarcı olmayacağıma dair Allah-u Teala’ya söz verdim.

Kesin olarak bilin ki ben o ilk geceki insan değilim, hiç kimseden korkum da yoktur; delil, burhan ve dertleşmeleriniz bende büyük etkiler yarattı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s)’ın sevgisi üzere ölmeyi ve Resulullah (s.a.a)’in karşısına yüzü ak olarak çıkmayı istiyorum.

Davetçi: Sizin gibi alim ve insaflı birinden bundan başkası beklenemezdi. Bu sözleriniz bende bambaşka bir duygu yarattı, kalben size karşı özel bir ilgi duymaya başladım, sizden kabul etmenizi umduğum bir ricada bulunmak istiyorum.

Hafız: Rica ediyorum buyurun.

Davetçi: Rica ediyorum siz bu gece hakim olun, diğer beyler de şahit olsunlar, tam bir tarafsızlıkla insaflıca hükmedin. Bu söylediğim şeylerin hak olup olmadığını ve iddialarımı ispat edip etmediğini siz söyleyin. Elbette bahsedeceğim mevzu sebebiyle, önceki gecelerden daha uzun konuşabilirim, sizden tahammül etmenizi diliyorum. Ben de içimi dökerek biraz rahatlamış ve hafiflemiş olurum.

Bazı cahiller, 1300 yıl önce olan olayları bugün konuşmanın ne faydasının olduğunu soruyorlar. Halbuki ilmi sözler her dönem ve zamanda tartışmaya açıktır ve adil tartışmalarda gerçekler ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bilmek icap eder ki miras konusu, kanunen her zamanda mirasçılardan biri vasıtasıyla mahkemeye intikal ettirilebilir, ben de o varisçilerden biriyim ve sizden insaflıca cevap vermenizi temenni ediyorum.

Hafız: Büyük bir ilgi ve alakayla sizi dinlemeye hazırız.

Davetçi: Eğer bir baba hayattayken evladına bir mülkü hediye ederse, babası öldükten sonra o mülkün zorla onun elinden alınması zulüm mü, zulüm değil mi?

Hafız: Şüphesiz başkalarının malında haksız olarak tasarrufta bulunmak zulüm ve gasptır.

Davetçi: Eğer bir baba Allah-u Teala’nın emriyle evladına bir mülk hediye ederse, baba vefat ettikten sonra o mülk zorla onun elinden alınacak olursa hükmü nedir?

Hafız: Açıktır ki, sizin anlattığınız şekilde olursa, bu en büyük zulümdür. Ama zalim ve mazlumdan, gasıp ve gasba uğrayandan maksadınızın kimdir? Lütfen daha açık bir şekilde buyurunuz.

Davetçi: Şüphesiz bizim büyük annemiz Hz. Fatıma (a.s) hakkında yapılan zulmün hiç kimseye yapılmadığı apaçık ortadadır.

Fedek’in Gasp Edilmesi

Hayber kalesinin fethinden sonra Fedek’in (Medine dağları eteklerinden Seyf’ul- Bahr’a kadar uzanan bölgede dağınık yedi köyü vardı. Tarıma elverişli ve hurmalıklarla dolu bir bölgeydi. Bir ucu Medine yakınlarındaki Uhud dağlarına, bir ucu Ariş’e, bir ucu Seyf’ul- Bahr’e ve bir ucu da Devmet’ul- Cendel’e uzanan çok geniş topraklara sahipti.) malikleri ve büyükleri Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yanına gelerek barış antlaşması imzaladılar. Bu anlaşma esasınca Fedek’in yarısını kendilerine, diğer yarısını da Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’e bağışladılar. Nitekim Yakut Himvi, Futuh’ul- Buldan, c. 6, s. 343’de, Ahmed bin Yahya Belazuri Bağdadi, kendi Tarih kitabında, İbn-i Ebi’l- Hadid Mutezili, Ebu Bekir Ahmed bin Abdulaziz Cevheri’den naklen Nehc’ul- Belağa Şerhi, c. 4, s. 78’de, Muhammed bin Cerir Taberi, Tarih-i Kebir’de ve diğer muhaddis ve tarihçiler kendi eserlerinde bunu açıkça kaydetmişlerdir.

“Ve Ati Ze’l- Kurba Hakkahu”‌ Ayetinin Nüzulü

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Medine’ye dönünce Cebrail şu ayeti nazil etti: “Yakınlara, yoksula ve yolda kakmışa hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.”‌[18]

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) zev'il- kurba’nın (yakınlarının) kimler olduğunu ve haklarının ne olduğunu düşündüğü bir halde Cebrail yeniden nazil olarak; “Allah Teala buyuruyor ki: “Fedek’i Fatıma’ya ver.”‌ diye arz etti. Hz. Peygamber (s.a.a) de Hz. Fatıma (a.s)’ı çağırarak; “Allah-u Teala, Fedek’i sana vermemi emretti.”‌ diye buyurdular. Bu yüzden o mecliste Fedek’i Fatıma’ya hediye etti.

Hafız: Acaba Şia’nın tefsir kitaplarında mı bu ayetin nüzulü hakkında bu sebep zikredilmiştir, yoksa bizim muteber kitaplarımızda bunun şahitlerini mi görmüşsünüz?

Davetçi: Müfessirlerin imamı Ahmed Sa’lebi, Keşf’ul- Beyan tefsirinde, Celaluddin Suyuti kendi tefsirinin 4. cildinde (Hafız bin Merduye Ahmed bin Musa, Ebi Said Hudri ve Hakim Ebu’l- Kasım Haskani’den naklen), İbn-i Kesir İmaduddin İsmail bin Ömer-i Dimaşki eş-Şafii Tarih kitabında ve Şeyh Süleyman Belhi el-Hanefi Tefsir-i Salebi, Cem’ul- Fevaid ve Uyun’ul- Ahbar’dan naklen Yenabi’ul- Mevedde’nin 39. babında şöyle nakletmişlerdir: “Ve ati ze’l kurba...”‌ (Yakınlara... hakkını ver) ayeti nazil olunca, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Fatıma’yı çağırdı ve ona büyük Fedek’i hediye etti.”‌

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) yaşadığı müddetçe Fedek Fatıma’nın elindeydi, kendisi kiraya veriyor ve kirasını üç taksitle alıyordu. Aldığı bu kiradan kendisine ve evlatlarına bir gece yetecek kadarını ayırıyor, bir bölümünü Haşim oğulları’nın fakirlerine dağıtıyor, geriye kalanları da diğer fakir ve yoksullar arasında bölüştürüyordu.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) vefat ettikten sonra halifenin memurları gidip Fedek’e el koydular. Lütfen Allah aşkına söyleyin, bu işin adını ne koymak gerekir?

Hafız: Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Allah-u Teala’nın emriyle Fedek’i Fatıma’ya hediye ettiğini ilk kez sizden duyuyorum.

Davetçi: Sizin görmemeniz mümkündür. Ama biz çok gördük, söylediğim gibi birçok büyük alimleriniz muteber kitaplarında bunu kaydetmişlerdir. Nitekim Hafız bin Merduye, Vahidi ve Hakim kendi Tefsir ve Tarih kitaplarında, Celaluddin Suyuti Durr’ul- Mensur, c. 4, s. 177’de, Mevla Ali Muttaki Kenz’ul- Ummal’da ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’ine yazdığı haşiyede ve İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 4’de Ebi Said Hudri’den gayri çeşitli yollardan şöyle rivayet etmişlerdir:

“Bu ayet (Ve ati ze’l kurba hakkahu) nazil olunca, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Fedek’i Fatıma’ya hediye etti.”‌

“Biz Peygamberler Miras Bırakmayız”‌ Hadisinin Delil Gösterilmesi ve Bunun Yanıtı

Hafız: Bilinen şu ki halifeler Fedek’e, Ebu Bekir’in Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den rivayet etmiş olduğu; “Biz peygamberler miras bırakmayız, bizden geriye kalan şeyler (ümmete) sadakadır.”‌ hadisi sebebiyle el koymuşlardır.

Davetçi: Evvela; Fedek miras değildi, hediyeydi. İkinci olarak; hadis diye rivayet ettiğiniz bu söz, çeşitli açılardan red edilmiştir.

Hafız: Kesin olan bu hadisin merdutluğuna dair delil nedir?

Davetçi: Bu hadisin merdutluğuna dair birçok delili vardır; ki ilim ve insaf ehli herkes bunu tastık etmektedir. Bu hadisi uyduran şahıs düşünmeden bu kelimeleri sarf etmiştir. Eğer düşünecek olmuş olsaydı, akıl ve ilim sahipleri nezdinde gülünç duruma düşmez ve “Biz peygamberler miras bırakmayız”‌ demezdi. Zira bir gün bu iftira ve yalanın bizzat cümleden anlaşılacağını akıl etmemiştir.

Eğer; “Ben miras bırakmıyorum”‌ demiş olsaydı, bundan bir kaçış noktası bulabilirdi. Ama bilindiği gibi “Biz peygamberler miras bırakmayız”‌ dediğinden dolayı bu hadisi, gerçeklerin ortaya çıkması için kendilerinin buyurdukları gibi Kur’ân’a sunmak zorundayız.

Bu hadisi Kur’ân ayetleriyle karşılaştırdığımız zaman onun doğru olmadığı ortaya çıkıyor; çünkü Kur’ân’da birçok ayet Peygamberlerin mirasıyla ilgili nazil olmuştur. Büyük Peygamberlerin hepsinin de mirası olmuş ve varisleri ölümlerinden sonra onların mallarına mirasçı olmuşlardır. Dolayısıyla bu hadisin uydurma olduğu apaçık ortadadır.

Büyük muhaddis Ebu Bekir Ahmed bin Abdulaziz Cevheri (İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi’nin c. 4, s. 78’inde Ehl-i Sünnet’in takvalı, güvenilir ve büyük hadis alimlerinden olduğunu kaydetmiştir) Sakife kitabında, İbn-i Esir Nihaye’de, Mesudi, Ahbar’uz Zaman ve Evset’te, İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ül- Belağa Şierhi c. 4, s. 78’de (İmam Bakır’dan, Zeynep Kubra’dan, Abdullah bin Hasan bin Hasan’dan ve Hz. Fatıma (a.s)’dan olmak üzere birçok yol ve senetlerle rivayet etmiştir) s. 93’de (müsned olarak Aişe’den), s. 94’de (ise Muhammed bin İmran Merzbani ve Zeyd bin Ali bin Hüseyin’den, o da babasından, o da dedesinden, o da Hz. Fatıma (a.s)’dan rivayet etmiştir.) ve diğer birçok alimleriniz de kendi muteber kitaplarında Hz. Fatıma (a.s)’ın camide ensar ve muhacirlere karşı okuduğu hutbesini detaylı bir şekilde rivayet etmişlerdir. Hz. Fatıma (a.s) onları bu hutbede Allah-u Teala’ya yemin ettirerek cevap vermeye zorlamıştır. Mantıklı bir cevapları olmadığı için de sukut etmiş, ardından ortalığı velveleye vermişlerdir.

Hz. Fatıma söz konusu hadisin iftira ve yalan oluğu hususunda şöyle delil getirmektedir: “Eğer bu hadis doğruysa ve Peygamberlerin mirası da yoktuysa, o halde Kur’ân’da yer alan bunca miras ayeti ne içindir?

Hz. Fatıma’nın; “Biz Peygamberler Miras Bırakmayız”‌ Hadisini Reddeden Delilleri

Allah-u Teala bir ayette şöyle buyuruyor:

“Süleyman Davud’a varis oldu.”‌[19]

Zekeriyya olayında da şöyle buyurmaktadır:

“Nezdinden bana bir veli ver, ki o bana varis olsun, Yakup hanedanına da varis olsun.”‌[20]

Yine Zekeriyya’nın duasıyla ilgili olarak da şöyle buyurmaktadır:

“Zekeriyya’yı da (an)! Hani o rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma sen varislerin en hayırlısısın. Biz onun duasını kabul ettik, ona Yahya’yı verdik.”‌[21]

Daha sonra Hz. Fatıma şöyle buyurdular:

“Ey İbn-i Ebu Kuhafe (Ebu Bekir)! Acaba Allah-u Teala’nın ayetinde mi var ki sen babandan miras alıyorsun da ben babamdan miras alamıyorum? Allah-u Teala’ya büyük bir iftirada bulunuyorsunuz. Acaba bildiğiniz halde kasten mi Allah-u Teala’nın kitabıyla amel etmiyorsunuz ve Kur’ân’ı arkanıza atıyorsunuz?

Acaba ben Peygamber (s.a.a)’in kızı değil miyim ki beni hakkımdan mahrum ediyorsunuz? O halde genelde bütün insanlar ve özelde Peygamberler hakkında nazil olan bunca miras ayetleri nedir?

Kur’ân ayetleri kıyamete kadar tüm gerçekleriyle baki değil midir? Kur’ân şöyle buyurmuyor mu?:

“Akrabalar Allah’ın Kitabına göre, birbirlerine (mirasta) önceliklidir.”‌[22]

Hakeza; “Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.”‌[23]

Hakeza; “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyette bulunması Allah’tan korkanlar üzerine farz kılındı.”‌[24]

Acaba beni hangi hususiyet babamın mirasından mahrum etti? Allah-u Teala sizi bir ayetle tahsis mi etti ki babamı o ayetten ihraç ettiniz? Acaba siz babamdan ve amcam oğlu Ali bin Ebi Talib’den Kur’ân-ı Kerim’in genel ve özel hükümlerini daha iyi mi biliyorsunuz?”‌

Bu deliller ve hak sözler karşısında tümüyle sessiz kaldılar, verecek cevapları olmadığı için mugalâta yaparak bibi Fatıma’ya hakaret ettiler. Hz. Fatıma (a.s) çaresiz kalınca feryat ederek şöyle buyurdular:

“Bugün kalbimi kırdınız, hakkımı gasbettiniz. Ama kıyamette İlahi adalet mahkemesinde sizlerden hakkımı isteyeceğim ve kadir olan Allah-u Teala hakkımı sizden alacaktır. En güzel hüküm Allah-u Teala’nındır. Muhammed kefil ve efendimdir. Sizinle kıyamette buluşacağız, o gün batıl ehli hüsrana uğrayacak ve pişmanlıkları hiçbir fayda etmeyecektir. Her şeyin bir vakti vardır ve vakti gelince o şey gerçekleşir. Ebedi ve aşağılayıcı azabın kime ineceğini çok yakında göreceksiniz.”‌

Hafız: Kim Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in emaneti ve bedeninin bir parçası olan Hz. Fatıma’ya karşı küstahlık yapıp hakaret edebilir? Sizin bu sözünüze inanamıyorum, mugalâta yapmaları mümkündür; ama hakaret etmeleri asla mümkün değildir. Lütfen bunu bir daha tekrarlamayın!

Davetçi: Şüphesiz halifeniz Ebu Bekir dışında hiç kimse buna cesaret edemezdi. Hz. Fatıma’nın delilleri karşısında cevap veremeyince hemen aynı saatte minbere çıkarak sadece Fatıma’ya değil eşi, amcası oğlu, Allah-u Teala ve Resulünün sevgilisi olan Hz. Ali’ye de hakaret etti!

Hafız: Zan edersem bu iftiralar, avam ve bağnaz Şiiler tarafından uydurulmuştur.

Davetçi: Yanlış düşünüyorsunuz. Bütün bunlar Şiiler tarafından değil, bizzat kendi alimleriniz tarafından da yazılmıştır. Şii Müslümanların böylesine iftira ve yalanlar uydurması imkansızdır. Her ne kadar bağnaz da olsalar böylesine iftira ve yalan uydurmazlar, dolayısıyla bütün bunlar gerçektir ve bizzat büyük ve değerli alimleriniz rivayet etmişlerdir.

Büyük âlimlerinizin muteber kitaplarına bakacak olursanız, bizzat insaf sahibi alimlerinizin de bu gerçekleri kabul ettiğini göreceksiniz.

Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid Mutezili Nehc’ul- Belağa Şerhi (Mısır baskısı) c. 4, s. 80’de, Ebu Bekir Ahmed bin Abdulaziz Cevheri’den naklen Ebu Bekir’in Ali ve Fatıma (a.s)’ın konuşmasından sonra minbere çıktığını ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in bu iki emanetine yaptığı hakaretleri kaydetmiştir.

Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e Delil Getirmesi

Nitekim başkalarının da yazmış olduğuna göre, Hz. Fatıma (a.s) hutbesini bitirdikten sonra Hz. Ali (a.s) muhacir, ensar ve Müslümanların huzurunda, camide Ebu Bekir’e dönerek şöyle buyurdular: “Neden Fatıma’yı babasından kalan mirastan mahrum ettin, oysa bilindiği gibi Fatıma daha Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hayattayken Fedek’in sahibiydi?”‌

Ebu Bekir cevaben şöyle dedi: “Fedek Müslümanların malıdır, eğer Fatıma kendi mülkü olduğuna dair şahit getirirse kendisine veririm; aksi takdirde onu mahrum bırakırım.”‌

Hz. Ali (a.s) buyurdu ki: “Bizim hakkımızda, Müslümanlar arasında hükmettiğinden başka bir şekilde mi hükmediyorsun? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmamış mı?: “İddia eden şahit göstermelidir; aleyhine iddia edilen ise yemin etmelidir.”‌

Sen Resulullah (s.a.a)’in sözünü reddediyor ve şer’i hükümlerin aksine Peygamber (s.a.a) zamanından beri malında tasarrufta bulunan Fatıma’dan şahit istiyorsun. Kisa ashabından biri olup hakkında tathir ayeti inen Fatıma’nın amel ve sözü hak değil midir?

Söyle bakayım, iki şahit Fatıma’nın (haşa) çirkin iş yapmış olduğuna şahitlik ederse ona ne yaparsın?”‌

Ebu Bekir; “Ona diğerleri gibi had uygularım”‌ dedi.

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurdu: “O zaman Allah katında kafirlerden olursun. Zira Allah-u Teala’nın Fatıma’nın temizliği ile ilgili tanıklığını reddetmiş olursun. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

“Ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.”‌

Hz. Ali (a.s); “Bu Tathir ayeti bizim hakkımızda nazil olmamış mıdır?”‌ diye sordu.

Ebu Bekir; “Evet, sizin hakkınızda nazil olmuştur.”‌ dedi.

Hz. Ali (a.s); “Allah-u Teala’nın, tertemiz olduğuna şehadette bulunduğu Fatıma, değersiz bir dünya malı için yersiz iddia mı ediyor? Tertemiz kılınan insanın tanıklığını reddedip dabanına işeyen bir Arab'ın şehadetini mi kabul ediyorsun?”‌ diye buyurdu.

Hz. Ali (a.s), bu cümleleri buyurduktan sonra üzgün bir halde evine döndü. Hazretin bu delilli konuşmaları halkı galeyana getirdi, herkes Allah-u Teala’ya yemin ederek Ali ve Fatıma’nın haklı olduğunu söylüyor ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in kızına karşı yapılan bu davranışın haksız olduğunu dile getiriyorlardı.

Ebu Bekir’in Minberde Konuşarak Hz. Ali ve Hz. Fatıma’ya Hakaret Etmesi

İşte burada İbn-i Ebi’l- Hadid’in rivayet ettiğine göre Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın delil üzere konuşması halkı galeyana getirince, Ebu Bekir hemen ardından minbere çıkarak şöyle dedi:

“Ey insanlar, kopardığınız bu velvele nedir? Herkesin sözüne inanıyorsunuz, şehadetini reddettiğimiz için bu sözleri beyan ediyorlar. Şüphesiz O (maazallah Ali, bazı nakillere göre Fatıma), şahidi kuyruğu olan bir tilkidir. O maceracı ve fitnecidir; büyük fitneleri küçük göstererek halkı fitne ve fesada teşvik ediyor ve yakınları kendisiyle zina etmek isteyen Ümmü Tahhal (cahiliye döneminde yaşayan fahişe bir kadın) gibi zayıflardan ve kadınlardan yardım diliyor!”‌

Siz beyler sövgü ve hakarete inanamıyorsunuz, bu sözler küstahlık, sözlü ihanet ve hakaret değil midir? Hz. Ali veya Fatıma’yı tilki, tilkinin kuyruğu ve zinakar Ümmü Tahhal diye nitelendirmek, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in emrettiği ihtiram, sevgi, dostluk ve saygı göstermek midir?! Siz beyler daha ne zamana kadar iyimserlik ve bağnazlık duygularından kurtulamayacaksınız. Ama bilindiği gibi zavallı Şiilere sıra gelince kötümser oluyor ve kendi kitaplarınızda yazılı olan geçekleri dile getirdiklerinden dolayı onları kafir ve Rafızî olarak ilan ediyorsunuz!

İnsaflıca Hüküm Vermek Gerekir

Neden hakikati görmek için hakkı görebilecek insaf ve basiret gözlerinizi açmıyorsunuz? Acaba Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in sahabesi olan yaşlı birisinin böylesine çirkin sözleri sarf etmesi uygun mudur? Başıboş gezen serseri birinin sövmesiyle gece gündüz camide ibadet eden birinin sövmesi çok farklı şeylerdir. Muaviye, Mervan ve Halid gibilerin sövmeleri insanı o kadar üzmez. Ama bilindiği gibi Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in mağara arkadaşı olan birinin ağzından bu sözlerin çıkması insanı derinden yaralar.

Beyler, biz de o zamanda yaşamadık, Ali, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Muaviye, Mervan, Halid, Ebu Hureyre vb. gibilerin isimlerini sadece duyduk, hiçbirine özel ilgi ve düşmanlığımız yoktur. Sadece hangisinin Allah-u Teala ve Resulünün dostu olduğuna dikkat ediyor ve onların amel ve sözlerine dikkat ederek hak üzere hüküm veriyoruz. Siz beyler gibi çabuk inanan insanlar değiliz. Yersiz yere kimseye teslim olmayız. İyimserlik üzere bir takım şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Gördüğümüz kötü amelleri iyiye yoramaz ve onları savunamayız.

İnsan beyaz bir gözlük takacak olursa her rengi olduğu gibi görür; siyah, sarı ve kırmızı renkleri beyaz görmez. Siz beyler de beyaz nurlu ve insaflı bir gözlük takacak olur, sevgi ve kininizi bir kenara bırakırsanız, güzeli güzel, kötüyü de kötü görürsünüz. O zaman da Ebu Bekir gibi bir insandan bu tür sözlerin çıkmasını hoş görmezsiniz. Kendini Müslümanların halifesi bilen ve bir zaman Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yanında bulunan bir insanın makam ve mevki aşkına böylesine çirkin lafları ağzına almasını, hem de Allah-u Teala ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in sevdiği iki insana söylemesini asla tasdik etmezsiniz.

İbn-i Ebi’l- Hadid’in Ebu Bekir’in Sözlerine Şaşırması

Bu tür davranışlara sadece biz değil insaf sahibi alimleriniz de şaşırmaktadırlar. Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid, Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 4, s. 80’de şöyle diyor: “Halifenin bu sözlerine çok şaşırdım, üstadım Ebu Yahya Nakib Cafer bin Yahya bin Ebi Zeyd el-Basari’ye; Halifenin bu kinayeli sözleri kime yöneliktir? diye sordum. Üstadım şöyle dedi: “Bu bir kinaye değil, apaçık bir kelamdır.”‌ Ben; “Bu kadar açık olmuş olsaydı sormazdım.”‌ deyince gülerek; “Ali bin Ebi Talib’e yönelik söylenmiştir.”‌ dedi. Ben; “Bu sözlerin hepsi Ali’ye mi söylenmiştir?”‌ deyince de; “Evet oğlum, o sultandı.”‌ dedi.

İnsaflı beyler, ibret alınız ve insaf üzere hükmediniz. Eğer birisi sizin anne ve babanıza; tilki, tilkinin kuyruğu ve zinakar gibi sözler diyerek ihanet ederse, siz ondan rahatsız olmaz mısınız? Neden eleştirdiğimizi söylemeniz insafa sığar mı? Ama yine de imanımız sebebiyle sadece vaki olanları ve bizzat büyük alimlerinizin tasdik etmiş olduğu gerçekleri beyan ediyoruz.

Eğer birisi bu kadar cemiyet içinde size; “Hafız bey tilkidir, Şeyh de onun kuyruğudur, o falan fahişe kadın gibi konuşuyor!”‌ derse rahatsız olup kızmaz mısınız?

Beyler, lütfen gözlerinizi kapamayın, insaf gözüyle Hz. Peygamber (s.a.a)’in mescidine bakın! Peygamber (s.a.a)’in mağara arkadaşı yaşlı bir adam halife adıyla Hazretin minberine çıkarak Ensar ve Muhacirler karşısında şöyle diyor: “(Haşa) Ali bin Ebi Talip tilkidir, Fatıma da tilkinin kuyruğudur (veya bazı ravilerin rivayetine göre tam tersi!) ve falan zinakar kadın gibi halkın arasında dolaşıyor!”‌

Emir’ul- Muminin Ali ve bizim mazlum büyük annemiz Fatıma (a.s)’ın halini artık siz düşünün! Allah-u Teala’ya and olsun ki, bunları naklederken bile tüm bedenim titriyor. Gördüğünüz gibi titreyerek ve yaşlı gözlerle konuşuyorum. Bu konuda daha fazla konuşacak halim kalmadı. Kalbimizde dert doludur, bırakın bunu başka bir zamana...

Acaba Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in sahabesi ve halifesi olan birinin, hak sözler karşısında böylesine sövüp sayması ve Peygamber (s.a.a)’in emanetleri ve gerçek müminler olan kimselere hakarette bulunması doğru muydu? Şüphesiz sövüp saymak acizlerin işidir. Doğru bir sözü olmayan kimseler, karşısındakilere söverek kendilerini savunmaya çalışırlar! Hem de Hz. Ali gibi birine!...Tüm alimleriniz muteber kitaplarında Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Ali (a.s) hakkında şöyle buyurduğunu yazmışlardır:

“Ali hak iledir; hak da Ali ile dolaşıp durur.”‌

Böylesi bir insana önce sövüyor, sonra da O’nu tüm fitnelerin kaynağı olarak gösteriyor!...


[17] - Ra’d suresinin 25. ayetinde Allah Teala şöyle buyuruyor: “Allah’a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın bağlanmasını emrettiği bağları (akrabalık bağlarını) kesip koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.”‌

[18] - İsra/26.

[19] - Neml/16.

[20] - Meryem/5-6.

[21] - Enbiya/89-90.

[22] - Enfal/75.

[23] - Nisa/11.

[24] - Bakara/180.

PEŞAVER GECELERİ:Gadir-i Hum Hadisi ve Onun Niteliği

PEŞAVER GECELERİ:Akabe Olayı ve Peygamber-i Ekrem’e Sûikast

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)