• Nombre de visites :
  • 654
  • 28/10/2012
  • Date :

PEŞAVER GECELERİ:Ziyaretin Adabı Hakkında

peşaver geceleri:ziyaretin adabı hakkında

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Bakınız burada ziyaretle ilgili şöyle yazıyor: Hz. Ali (a.s)’ı ziyaret eden bir kimse, Kufe Hendeği’ne yetiştiğinde dursun ve şöyle desin:

“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, ehl’ul- kibriyai ve’l- mecdi ve’l- azameti, Allah-u Ekber, ehl’ut- tekbiri ve’t- takdisi ve’t- tesbihi ve’l- alâi, Allah-u Ekber’u mimma ehafu ve ehzur, Allah-u Ekberu imadi ve aleyhi etevekkelu, Allah-u Ekberu recaî ve ileyhi uniybin..”‌

Necef‘in girişine geldiği zaman şöyle desin: “Hamd Allah’a ki bizi buna hidayet etti, eğer bizi hidayet etmeseydi, biz hidayet olamazdık...”‌

Avlunun kapısına yetiştiğinde Allah’a hamd ettikten sonra şöyle desin: “Ben şehadet ediyorum ki, Allah’tan başka ilah yoktur; O birdir ve şeriki yoktur. Yine şehadet ediyorum ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür; Allah katından hakkı getirdi. Yine şehadet ederim ki, Ali Allah’ın kulu ve Resulullah ın kardeşidir. Allah uludur, Allah uludur, Allah’tan başka ilah yoktur...”‌

Hz. Ali (a.s)’ın mübarek mezarına ulaştığı zaman ise şöyle desin:

“Eşhedu en lâ ilahe illallah, vahdehu lâ şerikeleh...”‌

Ziyaretçi, Allah, Peygamber ve Eimme-i ethar’ın izinlerini isteyip hareme gittikten sonra, Hz. Peygamber (s.a.a)’e ve Emir’ul- Müminin Ali (a.s)’a selam vermeyi içeren çeşitli ziyaretler okur. Ziyaret bittikten sonra altı rekat namaz kılması emr edilmiştir. Bunların iki rekatı Emir’ul- Müminin (a.s)’a, diğer dört rekatı da Hz. Ali (a.s)’ın kabrinin çevresinde defnedilmiş olan Hz. Adem ve Hz. Nuh’a hediye edilmektedir.

Ziyaret Namazı ve Namazdan Sonraki Dua

Acaba hediye namazı şirk midir? Anne-babaya ve müminlerin ruhlarına hediye namazı diye bir düstur yok mu? Öyleyse bu düsturların hepsi şirk midir? Ziyaretçinin, kurbeten ilellah olarak iki rekat namaz kılıp Hz. Ali (a.s)’a hediye etmesi şirk midir?

İnsan bir dostunu ziyaret etmeye gittiği zaman ona hediye götürmesi insanlığın gereğidir. Her iki fırkanın hadis kitaplarında Resulullah (s.a.a)’den, mümini ziyaret ederken hediye götürmekle ilgili hadisler için özel bablar ayrılmıştır. Ziyaretçi mevlasının kabrinin önünde durduğunda, mevlasının hayatında en çok sevdiği şeyi, yani namazı O’na hediye etmesi şirk midir?

Bu yüzden ziyaretçinin, kurbeten ilellah olarak iki rekat namaz kılıp Emir’ul Müminin (a.s)’a hediye etmesi emr olunmuştur. Acaba bu size göre şirk midir?

Alicenabınız namazın düsturlarını okudunuz, namazdan sonraki duayı da okusaydınız, şüphe ettiğiniz şeyin cevabını öğrenmiş olurdunuz; burayı okumuş olsaydınız kesinlikle tenkitte bulunmazdınız.

Şimdi de zihinlerin aydınlanması ve daha sonraları şiaların amellerine insaf gözüyle bakmanız ve müşrik değil muvahhid olduğumuzu ve her hallerimizde Allah’ı unutmadığımızı ve Hz. Ali (a.s)’ı, Allah Teala’nın salih kulu ve Resulullah (s.a.a)’in varis ve halifesi olduğundan dolayı da sevdiğimizi bilmeniz için izninizle bu duayı da okuyorum.

Duanın düsturu şöyledir: Namaz bittikten sonra Hz. Ali (a.s)’ın baş tarafında (Şeyhin, kabre doğru okuyorlar, diye söylediği sözün tersine) kıbleye doğru, kabir sol tarafında olduğu halde şu duayı okusun:

“Allah’ım, ben bu iki rekat namazı, seyyidime ve velin olan mevlama ve resulünün kardeşi Emir’ul- Miminin ve vasilerin seyyidi Ali bin Ebi Talib’e kendimden taraf hediye olarak kıldım. Allah’ın salatı O’na ve O’nun Âl’ine olsun.

 Allah’ım, Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salat eyle ve bu iki rekat namazı benden kabul et ve beni buna karşılık ihsan edenlerin mükafatıyla mükafatlandır.

Allah’ım, senin için namaz kıldım senin için rüku ve secde ettim. Sen şeriki olmayan bir Allah’sın. Namaz, rüku ve secde ancak sana câizdir. Çünkü Yüce Allah sensin, senden başka ilah yoktur.”‌

 Şimdi Allah için söyleyin. Bir ziyaretçi Necef’e attığı ilk adımdan ziyaret namazını bitirdiği ana kadar daima hakkı zikretmesi, Allah’ın adı dilinden düşmemesi, Allah’ı azametle anması ve Hz. Ali (a.s)’ı Allah’ın salih bir kulu Resulullah (s.a.a)’in kardeşi ve varisi olduğunu söylemesi ve bunu itiraf etmesi acaba şirk midir?

Eğer namaz kılmak ve Allah’ın vahdaniyetine şehadet etmek şirk ise, öyleyse lütfen tevhidin ne olduğunu öğretinde Allah ve Peygamberin yolundan çıkıp da sizin yolunuza girelim.

Şeyh: Görmüyor musun burada; “Önce türbenin eşiğini öp sonra gir”‌ diye yazıyor. Bu yüzden biz duymuşuz ki, ziyaretçiler İmamların türbelerine gelince secde ediyorlar. Bu secde Ali için değil mi? Acaba Allah’tan başkasına secde etmek şirk değil midir?

Davetçi: Eğer ben sizin yerinize olsaydım, mantıklı cevabı duyduktan sonra bu toplantı bitinceye kadar, hatta münazara toplantıları bitinceye kadar asla konuşmaz susardım. Ama siz yine de konuşuyor ve öyle sözler söylüyorsunuz ki her işiteni gülmeye zorluyor. (Toplantıdakilerin kahkahayla gülmeleri.)

İmamlar’ın Türbelerinin Eşiğini Öpmek Şirk Değildir

Yine de, İmamların mukaddes türbelerinin eşiklerini öpmenin şirk olmadığı hakkında biraz açıklama yapmak zorundayım. Alicenabınız gerçeği saptırarak, öpmeği secde yapmak diye nitelendirdiniz. Bizim yanımızda böyle apaçık tarif yaptığınıza göre, Allah bilir yalnız olduğunuzda avam halkın yanında bize ne gibi iftiharlar atıyorsunuz!

Bu ve buna benzer dua ve ziyaret kitaplarında ziyaretçiye, edep için türbenin öpülmesi tavsiye edilmektedir, secde etmek değil.

Hangi kaideye göre, öpmeyi secdeye yorumluyorsunuz? Hangi ayet veya hadis, Peygamber ya da İmamların türbelerinin öpülmesini yasaklamakta veya onları öpmeği şirk alameti olarak saymaktadır?

Eğer mantıklı bir cevabınız yoksa lütfen toplantının vaktini almayın. “Ziyaretçilerin secde ettiklerini duyduk”‌ dediğiniz söze gelince bu söz tamamen yalandır; hem de boynuzlu bir yalandır.

Duymakla görmek arasında büyük bir fark vardır.

Duymak hiçbir zaman görmek gibi olamaz.

Allah-u Teâla Hucurât suresinin (49) 6. ayetinde şöyle buyurmuyor mu?:

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık, size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın; yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.”‌

Bu ayete göre insan, fasık birisinin sözüne güvenmemelidir. Çünkü insan sonunda pişman olur ve utanır. İnsan araştırmalıdır, hakikati bulmak için yolculuk zahmetine katlanınız; böylece gerçekleri yakından görerek ona göre hüküm veriniz.

Ben kendim Bağdat’ta Ebu Hanife ve Şeyh Abdulkadir'in kabirlerine gittim. Ehl-i Sünnetin avam halkının o kabirlere davranış ve hareketlerini, şialara ettiğiniz ithamlardan daha şiddetli gördüm ve bunu hiçbir meclis ve toplantıda söz konusu edip açmadım.

Allah şahittir ki, Ebu Hanife’nin Muazzam’da ki kabrine gittiğimde, Hindistanlı Ehl-i Sünnet kardeşlerden bir grubun türbe yerine kaç defa yeri öptüklerini ve kendilerini yere attıklarını gördüm. Kin ve düşmanlık beslemediğimden, yaptıkları işin haram bir amel olduğuna dair herhangi bir delil olmadığından şimdiye kadar nakletmedim de. Çünkü onlar bu işi ibadet diye değil, sevgi ve muhabbet olsun diye yapıyorlardı.

Sayın Şeyh, bilin ki ziyarete giden hiçbir Şii (ister alim olsun, ister cahil) Allah’tan başka kimseye secde etmemektedir. Bu sözünüz tamamıyla iftira ve yalandır!

Secde, eğer (ibadet kastı olmaksızın) kendini yere atmak, yüzü ve alnı yere sürmek şeklinde olursa, bunun hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü şahsiyeti büyük olan bir insanı ululamak veya ona saygı göstermek için (Allah’a şerik koşmaksızın ve onu Allah bilmeksizin) onun karşısında eğilmek, kendini yere atmak veya yüzünü toprağa sürmek asla şirk değildir. Aksine, sevgiliye olan alakanın şiddet ve çokluğu, ululamak, yüzü toprağa sürtmek ve öpmeğe sebep olmaktadır.

Şeyh: Kendini yere atarak alnı yere koymayı, secde kabul etmemek nasıl mümkün olur?

Davetçi: Tasdik edersiniz ki secde, niyete bağlıdır. Niyet ise kalbe ait bir şeydir. Kalp ve niyetleri ancak Allah bilir. Bazen bakıyorsunuz birisi secde halinde kendini yere atmış (elbette Allah’a mahsus olan bu haletle, Allah’tan başkasına -hatta niyet etmese dahi- secde etmesi iyi değildir) ama kalbindeki niyeti kimse bilmediği için, secde ediyor diyemeyiz. Ancak secdeye ait özel zamanlarda, dış görünüşü secde olduğu için ona secde diyoruz.

Hz. Yusuf (a.s)’ın Kardeşlerinin Ona Secde Etmeleri ve Kendilerini Yere Atmaları

Demek ki, yüceltmek ve saygı göstermek için (secde etmek niyetiyle değil) insanın kendini yere atması küfür ve şirk değildir. Hz. Yusuf (a.s)’ın kardeşleri onun karşısında yaptıkları secde bu türdendir ve orada olan iki Peygamber (Hz. Yakup ve Hz. Yusuf) onların bu işine engel olmadılar. Allah Teala Yusuf suresinin 100. ayetinde bu konu hakkında açıkça şöyle buyuruyor:

“Anasıyla babasını tahta çıkartıp oturttu ve hepsi de onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: Babacığım, bu daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi.”‌

Acaba, Kur’ân’ın birkaç yerinde, Meleklerin, Hz. Adem (a.s)’a secde ettiği buyurulmuyor mu? Sizin söylediğiniz gibi (ibadet niyeti olmaksızın) secde şeklinde kendini toprağa atmak şirk olursa, o zaman Hz. Yusuf’un kardeşleri ve mukkarreb meleklerin hepsi müşrik, sadece secdeyi terk eden lanetli İblis mi muvahhid olur?! Halbuki onların hepsi muvahhid idi ve Allah’a tapıyorlardı.

Rica ediyorum, bundan böyle basit şeylerle; Emevilerin, Haricilerin, Nasibilerin ve mutaassıpların uydurdukları kulaktan dolma sözlerle, böylesi azametli, hakkın konuşulduğu ve hakikatin arandığı bir meclisin vaktini almayın. Daha sonra kendiniz de söylediklerinize pişman olursunuz. Aynı zamanda kendi elinizle Şiilere yönelttiğiniz ayıplama ve bahanelerin böyle yersiz şeyler olduğunu ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

Cevap: Hafız beye de cevap vereyim. Gerçi geç oldu ama bahsimiz çok uzun sürmeyecektir.

Cisim Fani Olduktan Sonra Ruh’un Baki Kalması

Muhterem beyler ilim ehli olduğu için derin ve düşünerek konuşmaları gerekir. Heva ve heveslere kapılmadan, geçmişlerin sözleri etkisinde kalmadan boş ve anlamsız sözler üzere konuşmamak daha iyi olur. Zanna kapılarak diyorsunuz ki: “Şiiler, neden ölülerin kabirlerinin önünde durarak onlardan hacetlerinin karşılanmasını talep ediyorlar?”‌

Hafız bey yoksa sizler de mi maddecisiniz? Çünkü maddeciler öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlar. Maddeciler diyorlar ki, İnsan öldü mü artık her şey bitiyor. Allah-u Teâla da Mu’minun (23) suresinin 37. ayetinde maddecilerin sözünü şöyle naklediyor:

“Hayat ancak bu dünyadaki yaşayışımızdan ibarettir; yaşarız, ölürüz ve tekrar dirilmeyiz biz.”‌

Çok iyi biliyorsunuz ki İlahi inanca sahip olanların sabit akidelerinden birisi, insanın öldükten sonra da dirileceğidir. İnsan öldükten sonra cismi unsuru artık işe yaramamaktadır. Ama onun ruhu ve nefsi kalıcı olup maddi bedenlere benzeyen yapıları vardır, ama daha latiftir. Ruh Berzah aleminde ya nimet içinde olur, ya da azap içinde.

Özellikle şehitler ve Allah yolunda ölenler, daha büyük bir ayrıcalığa sahip olup İlahi nimetlerle nasiplenerek yaşamakta ve kendilerine verilen mükafatla şad olmaktadırlar. Allah Teala, Âl-i İmran (3) suresinin 169 ve 170. ayetlerinde açıkça şöyle buyurmaktadır:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır, onlar diridir ve Rableri katında rızklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle, sevinç içindedirler. Henüz kendilerine katılmayanlara müjdeler vermektedirler ki, olanlara hiçbir korku yoktur, mahzun olacak da değillerdir.”‌

Acaba rızklanmak, sevinçli olmak, Allah’ın fazl ve kereminden faydalanmak ölüler için mi yoksa diriler için mi? Üstelik ayet açıkça şöyle buyuruyor:

“Onlar diridir ve Rablerinin katında rızklanırlar.”‌

Allah yolunda öldürülenler nasıl yaşıyorlar ve nasıl rızklanıyorlar? Demek ki yemek için ağızları olduğuna göre, duymak için de kulakları vardır; cevap da vermekteler. Ama cismani olan tabiat perdesi kulaklarımızı kapatmış olduğu için biz onları seslerini duyamıyoruz.

Ruhun Kalıcı Oluşuna Dair Tenkit ve Onun Yanıtı

(Meclisin bir köşesinde oturup sözlerimizi dinleyen ve kendisini de aydın zanneden Ehl-i Sünnet gençlerinden “Davud Puri”‌ adlı birisi, şüphe icat etmek için izin alarak şöyle bir soru sordu:)

Davudpuri: Kıble sahip (alicenap)! Sözleriniz bugünkü bilimin keşifleriyle uyuşmamaktadır. Geçmişte bilim bu kadar gelişmediği için insanlar cehalet yüzünden Ruh denen bir şeye inanıyorlardı. Ama bilim ve tekniğin altın asrı olan bugünümüzde, maddi bilim doruğuna ulaşmaktadır. Artık bu gibi şeylerin fatihası okunmuştur. Özellikle bilimin ilerlediği Avrupa’da İngilizli Darvin ve Almanlı Bachner gibi bilim adamları böylesi kokuşmuş, özellikle ruhun varlığı, onun kalıcılığı gibi inançların batıl olduğunu ortaya koymuşlardır.

Davetçi: Azizim, bu çeşit sözler yeni değildir ve sizin tabirinize göre altın asrına mahsus da değildir. Yaklaşık 2400 yıldır ki, maddeciler bunun bayraktarlığını yapıyorlar.

Maddecilerin Ortaya Çıkışı ve Zimkrates’in Hekim Sokrat’ın Karşısına Dikilmesi

Zimkrates ve onun takipçilerinin Sokrat, Eflatun, Aristo vb. gibi Yunan İlahiyatçılarının karşısına dikildiği zamandan beri maddecilik fikri de başlamıştır. Onlar ilim, irade, kudret ve şuur sahibi olan Allah’ı inkar ediyor ve şöyle diyorlardı: “Alemde beş duyu organlarıyla algılanabilen madde ve maddiyat (Matir)’ın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey maddenin eseridir”‌.

Bu yüzden “Tabiatçı ve Maddeci”‌ diye meşhur oldular. (Bugünkü Komünistler olanların uzantılarıdırlar.) İlim, irade, kudret ve şuurlu bir yaratıcıyı inkar etmenin bir gereği olan bu fasit inanç, ilk olarak o dar görüşlü fırkanın arasında görülmeye başladı.

İlahiyatçı alim ve filozoflar her dönemde onlara ilmi ve mantıklı cevaplar vermişlerdir. Ama Avrupa’nın adını getirdiğiniz ve Darvin’in Bachner’in itikatlarından bahsettiğiniz için, sizin gibi yenilikçi gençlere nasihatim olacaktır, o da şu ki: İlim, akıl ve mantığın gerektirdiği şey, her sözün tesiri altında kalmamanızdır. Eğer Darvin’in (felsefeden ziyade varsayım olan) felsefesini okuduysanız, onun görüşünü eleştiren kitapları da okuyun ki daha akılcı bir şekilde hüküm verebilesiniz. Çünkü Avrupalıların sultası, ilmi ve amel açısından siz gençlerin üzerinde çok olduğu için, Darvin, Bacher vb. şahısların kitapları elinize geçtiğinde onlar sizin gözünüzde büyüyor ve Avrupalıların hepsinin Darvinist olduğunu zannediyorsunuz ve bu kitapların bütün Avrupalı filozofların inançlarının bir örneği olduğunu sanıyorsunuz.

Avrupalı İlahiyatçı Bilim Adamlarının Görüşleri

Sözünü ettiğimiz maddeci Darvin’in felsefesini okuduğunuz zaman İlahiyatçı filozofların da kitaplarını okuyun. Örneğin, Fransız meşhur matematikçi Camil Flamoryon, yıllarca “Nefsi Tanıma”‌ (Maarifet’un- Nefs) konusu üzerinde çalışmış, Allah’ın vahdaniyetini ispatı, ruh’un azameti ve öldükten sonra onun kalıcı olduğu hakkında birçok kitap yazmıştır. “Doğada Allah”‌, “Ölüm ve Esrarı”‌ bunlardandır.

O, bu eserlerinde ölüm konusunu genişçe ele alarak şöyle diyor: “Gerçek ölüm, fena ve yokluk anlamında değildir. Ölüm, bir alemden, bir başka aleme geçiş demektir. Sadece kalıp değişiyor. Maddi unsurdan çıkıp daha latif bir şekle girmektedir. Çünkü ruh (hayat mayası) hiçbir zaman fena olmaz ve kalıcıdır.

Ruhun bedenden ayrı, başka bir şey olduğu konusu yıllarca yapılan uzun araştırmaların kesin sonucudur. Ruhun manevi bağımsızlığı vardır. Beden çürüdükten sonra ruh yine de öylece kalmaktadır.”‌

Bruksen (Fransız filozof), Victor Hugo (Fransız şair), Nermal (Alman araştırmacı) ve Descart (Fransız filozof) gibi araştırmacı ve filozoflarda –ki hepsinin görüşlerini hatta isimlerini saymak için bile meclisin vakti az olduğundan zikr etmiyoruz- çok olup Avrupalılar onlarla iftihar ediyorlar; Darvin, Bachner gibi maddicilerle değil.

Batının tesirinde kalmış ve onların iddialarına yönelen gençler, en azından sadece Darvin’in, Bacher’in kitaplarını okumasınlar. Öteki Avrupalı düşünür ve filozofların da kitaplarına baş vursunlar. Gençler, her iki grubun (İlahi ve Maddi) görüşlerini ve onlara yapılan eleştirilerini de iyice okuduktan sonra en güzel ve en mantıklısını seçmelidirler.

Eğer insafla yola çıkılıp ilmi, akıl ve mantıkla ilahiyatçıların ve maddecilerin görüşleri incelenirse, kesinlikle şu sonuca ulaşacaksınız: İnsanın bedeni, hilkat aleminin yaratılmış unsurlarından olduğu için, fani ve yok olup gitmektedir. Ama ruh başka bir aleme ait olduğu için yaşıyor ve hiçbir zaman ölmemektedir. Semavi kitaplar ve Rahmani öğretilerin hükmüne göre özellikle şehitler, tevhid ve hak yolunda ölenler, ruhani yönlerine ilaveten, cismani yönünde de yaşamakta ve duyma ve görme imkanına sahiptirler.

Nitekim Seyyid’üş- Şüheda İmam Hüseyin (a.s)’ın ziyaret namesinde şöyle bir cümle yer almıştır: “Ben şehadet ediyorum ki şüphesiz sen, sözlerimi duyuyor ve cevabımı veriyorsun.”‌

Nehc’ul- Belağa’nın 83. hutbesini okumadınız mı? Orada Hz. Ali (a.s) Resulullah (s.a.a)’ın tertemiz itretini (Ehl-i Beyt’ini) tanıtırken şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Hatem’ul- Enbiya (s.a.a)’in şu sözünü alın (yani Resulullah şöyle buyuruyordu): “Bizden biri ölürse, O gerçekte ölü değildir. Bizden kim zahirde çürürse, geçekte o çürümemiştir.”‌

Hz. Resulullah (s.a.a) gerçekte şöyle demek istiyor: “Biz, nur ve ruhlar aleminde sürekli yaşıyor ve edebiyiz”‌ İbn-i Ebi’l- Hadid, Meysemi ve Mısırlı meşhur müftü Şeyh Muhammed Abduh Nehc’ul- Belağa’nın bu cümlesinin tefsirinde şöyle diyorlar: “Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i öteki insanlar gibi gerçekte ölü değillerdir.”‌

Eğer biz zahirde Resulullah (s.a.a)’in Masum Ehl-i Beyt’inin kabirlerinin önünde duruyorsak, bu, ölülerin kabirlerinin önünde durup onlarla konuşuyoruz demek değildir. Aksine, yaşayanların ve canlıların önünde durup onlarla konuşuyoruz. Biz ölüye tapmıyoruz. Biz Allah’a tapıyoruz, Allah onların cisim ve ruhlarını yaşatmaktadır.

Acaba Emir’ul- Müminin Hz. Ali (a.s) ve Seyyid’üş- Şüheda Hz. Hüseyin (a.s) ve Bedir, Uhud, Huneyn ve Kerbela’da şehit olanlar, din yolunda, hak yolunda can vermediler mi? Kureyş, Ben-i Ümeyye, Yezit ve Yezidilerin (ki dinin hakikatlerini inkar edip dini eserleri yok etmek istiyorlardı) zulümlerine karşı kıyam edip canlarını mukaddes İslam dini ve “La ilahe İllallah”‌ kelimesi için feda etmediler mi?

Nasıl ki Resulullah (s.a.a)’ın sahabesinin cihatları, Bedir, Uhud ve Huneyn şehitlerinin fedakarlıkları küfür ve şirkin kökünü kazımış ve tevhid kelimesini yüceltmişlerse, aynı şekilde İmam Hüseyin (a.s) da İslam’ın güçlenmesi için kıyam etmiştir. Eğer İmam Hüseyin (a.s)’ın kıyamı olmasaydı, Yezid İslam’ın kökünü kazıp fasit inanç ve batini küfrünü İslam toplumuna yerleştirmiş olurdu.


PEŞAVER GECELERİ: Türkmen, Harezmi, Özbek ve Afganların, İranlılara Karşı Yaptıkları Çirkin İşlerine Bir Bakış

PEŞAVER GECELERİ:Dua-yı Tevessül

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)